1. DÜNYA SENARYO YAZARLARI KONFERANSI
‘Dünyanın tüm senaristleri birleşin’
Geçtiğimiz hafta Atina’da, dünyanın dört bir yanından gelen 300’ün üzerinde senarist, Avrupa senaryo yazarları federasyonunun (FSE) düzenlediği dünyanın ilk senaristler konferansına katıldılar.
Konferansın ana organizatörü ve FSE başkanı Christina Kallas 20.000 üyeyi temsil eden aşağı yukarı 300 delegeyi selamladıktan sonra yazarların aslında dünyanın her yerinde birbirine benzediğini ifade etti. ‘Tüm yazarları belki de birbirine bağlayan en önemli sorun ise herhalde onların düşük ücrete tabi olmaları’, dedi. Yazarların ürünleri üzerindeki kontrollerinin yetersizliği ve produksiyon süreçlerinden dışlanmaları gibi temel sorunlar karşısında iki gün boyunca bilinç yükselteceğimizi belirtti.
Produksiyon I: ‘Produksiyondaki küresel eğilimler’ başlıklı ilk oturuma ağırlıklı olarak Amerikalı ve İngiliz senaristler damgasını vurdu. Bu ilk panelde İngilliz Film Konseyin’den Jonathan Davis, Avrupa sinemasının eski altın çağını çoktan kaybettiğini ve senaristlerin yapımcılarla neredeyse hiç bir diyaloğunun kalmadığını belirtti. Bunun sonucu olarak da bugün yazarların yüzde 70’i emeklerinin karşılığını alamıyor.İşin hak boyutu tartışılırken belki de karşılıksız bir sevgiyle hikayelerini veren senaristlerin artık haklarının karşılığını alma zamanlarının geldiğinden dem vuruldu.
Produksiyon II: Produksiyonla ilgili konularda müdahaleler başlıklı ikinci oturuma damgasını vuran kişi kendisini ‘yeni gazeteci’, dj, hikaye mimarı, belgeselci olarak tanımlayan Yomi Ayeni’ydi. Ayeni internetin devrimci gücünü hissedip, katılımcı demokrasiyi hikayelere uyarlamanın coşkusunu alabildiğine hissedenlerden. Evet internette sınırsız sayıda bilgi arasından insanların ister istemez en parlak şeylere baktıkları doğru ve tam da bunun için insanları cezbedebilmek gerekiyor. Yomi ve arkadaşları Breathe (www.breathwith.me) isimli bir filmle 50 bin kişinin katıldığı bir film yaratmışlar. Yomi’nin kendi sınırlı olanaklarıyla gerçekleştirdiği ama büyük ses getiren polisiye tarzındaki bu film iki haftada geçiyor ve filmik zamanla gerçek zaman örtüşürken izleyiciler aktif olarak hikayeye katılıp filmin dünyasına dalıyorlar. ‘Dünya ellerimizin içinde’ diyor heyecanlı ve renkli Yomi. ‘Artık risk almanın ve izleyiciyi oyuna dahil etmenin zamanı geldi, gelecek tam da burada’ diyor. Eskiden eşik muhafızları yapımcılar ve kanallardı, şimdi internet çağında eşik muhafızları izleyiciler ama bunu avantaja çevirmek bizim elimizde, diye ekliyor Yomi. Dinleyicilerden biri Yomi’ye bu tarz bir produksiyon içinde kiramızı nasıl ödeyebileceğiz sorusunu yönelttiğinde Yomi ‘product replacement’ yöntemiyle finansman sağlamanın gittikçe pratikleştiğini ve yaygınlaştığını anlattı.
Kanadalı yapımcı-yazar Peter Mohan televizyonda olup bitene dair daha gerçekçi bir tablo çiziyor. Mohan, televizyonlarda dramlardan ziyade gittikçe daha fazla komedi ve reality showların tercih edildiği saptamasını yapıyor. Örneğin normalde geceyarısı yayınlanan komedi programı Jay Leno drama saati olan akşam onda yayınlanmaya başlıyor. Hem de yüzde seksen daha az bütçeyle. Yine de Mohan ‘dramların bu durumunu yine de kötümser bir bakış açısıyla ele almamak lazım’ diyor, artık kablo ve internetle çeşitliliğin artacağını, prime time baskısı kalkınca dramın daha da özgürleştirebileceğini savunuyor. Kuzey Amerika’da neredeyse facebook kadar popüler olan sosyal ağ sitesi Bebo’nun başkanı Kelly Sweeney ise internetin dağıtımı kolaylaştırdığını, izleyicinin zaten olduğu yere ulaşmamızı sağladığını iddia ediyor. Youtube, twitter, bebo, google picassa izleyicilerle dost olmamızı sağlıyor.
Yeni medya tartışmalarından çıkan sonuç şu: biz televizyonla internet arasındaki ayrımı yapan son kuşağız. Bundan sonraki kuşakta ekran ekrandır. Gittikçe daha katılımcı bir izleme biçimine doğru evriliyoruz ve bunu kendi leyhimize çevirmemiz gerekiyor.
Öğleden sonraki ilk panel Yönetmenlerle Çalışmak başlığını taşıyor. Yönetmen yazar ilişkisinin tartışıldığı bu panelde öncelikle senaryonun kime ait olduğu ve değeri konuşuluyor. ‘Bu süreçte eğitimin rolü nedir?’ sorusu ortaya atılıyor.
Senaristliğiyle olduğu kadar romancılığı ve oyunyazarlığıyla tanınan Peter Hedges senaryonun ontolojik olarak geçici bir metin olduğunu iddia ediyor. Senaryo filme çekilmediği sürece kendi içinde bir değeri olmuyor. Sadece film olduğunda varolabiliyor. ‘İnci Küpeli Kız’ filminin senaristi Olivia Hedreed bir senarist olarak partiyi organize edip de partiye davet edilmeyen kişi gibi hissediyor. Yazarın da yapım sürecine dahil edilmesi gerektiğini savunuyor.
Aralarında ‘Man on the Moon’’unda olduğu pek çok Hollywood projesine imza atan Scott Alexander ise senaristin sürecin dışarda bırakılma sebebinin yönetmenin güvensizliği olduğunu iddia ediyor. Yönetmenin kendine güveni tamsa senaristle daha sağlıklı bir diyalog kurabiliyor. Alexander, Tim Burton’un senaryoların ilk versiyonlarını alıp, ‘Tamam ben bunu çekeceğim!’ dediğini anlatıyor. Ama örneğin Milos Forman ile çalışmak daha farklı. ‘Senaryoda neyin hakiki olduğunu, neyin olmadığını koklayabilir Forman ve herşeyi didikliyor.’ ‘Eğer filmi Milos Forman yapmışsa film zaten onundur’ diyor Alexander. ‘Ama güvensiz bir yönetmen bunu talep ediyorsa, iş değişir.’
Bu panelde festivallerin de senaristleri yakın zamana kadar yeterince önemsemediği saptaması yapılıyor. Senaristleri önemseyen ve yeterince önemsemeyen festivallerin bir listesinin yapılmasının ve afişe edilmesinin kötü festival yöneticilerinin kendilerini düzeltmelerine olanak tanıyabileceği sonucuna varılıyor. Örneğin Cannes film festivalinin senaristleri fazla önemsemeyen bir festival olduğu konusunda herkes hemfikir. 10 yıl önce Cannes’da en iyi senaryo ödülünün bile mevcut olmadığı hatırlatılıyor. Başka bir katılımcı bir ekip olarak çalışıp pek çok başarılı filme imza atan Scott Alexander ve ortağı Larry’nin çalışmalarının zaten kalitesinin kendini belli ettiğine dikkat çekiyor. Bu senaryoların izini sürdüğünde zaten yazarların ışıltısını görürsün. Bu anlamda yazarların da kendi ‘ouvre’ları var.
Peter Hedges kötü bir senaryodan iyi bir film çıkarmış büyük bir yönetmenin mevcut olmadığını söylüyor. ‘Bu bir gerçek’, diye ekliyor. Öte yandan ‘projenin tek yazarı olmak istiyorsan, o zaman bir roman yazmalısın’ diyor Hedges. Filmin aslında kime ait olduğu sorusu tüm dünya senaristlerinin belki de en canını yakan konulardan biri olduğu için bu tartışma adamakıllı alevleniyor. Kimi katılımcılar bu kadar yoğun bir kollektivitenin sözkonusu olduğu filmyapımının sadece yönetmene maledilmesine karşı çıkıyorlar. Belki de ‘bir çok kişi tarafından yapılan bir film’ denmeli diyorlar. Fransız sinemasında ‘Cahiers du Cinema’nın etkisinin büyük olduğu konusunda hemfikirler. Bir yönetmenin ‘auteur’ olabilmesi için senaryosunun da ona ait olması gerektiği düşüncesinden kaynaklanıyor.
Bu tartışma senaristlerde örgütlenmenin ve dayanışmanın önemini hatırlatıyor. Hikayeler olmadan filmlerin de varolamayacağından senaristlerin daha mağrur olması gerektiği savunuluyor. Bu noktada senaristlerin daha girişimci olması gerektğinin altı çiziliyor.

Dağıtım başlıklı ilk oturumda ise yeni dağıtım methodları ve bunların senaristler üzerindeki etkileri masaya yatırılıyor. Dijital dünyada senaristin yeri konusuna geri dönüldüğünde internetin kendimizi bir marka olarak kurmayı kolaylaştırdığından dem vuruluyor. Artık senarist kendi filminin yapımcısı ve dağıtımcısı olarak hareket etme alanına sahip. Internetin en büyük avantajı her konunun ve alanın kendine özgü izleyici kitlesine büyük bir hızla ulaşabilmesi. Bunun için senarist kendi hedef kitlesini kendi yaratabilir, bloglarla, sanal cemaatlerle kendi kitlesini kurabilir, deniliyor. Henüz bunun nimetlerinin yeterince hissedilmediğinden sözedildiğinde ise örneğin Lumiere kardeşlerin de sinemayı icadından on yıl sonra bunun karlı bir sektör olmadığına kanaat getirmesi örneği veriliyor. Bu anlam da internet de aslında hala dünkü çocuk sayılır ve açacağı sınırsız olanakların o kadar da farkında değiliz henüz.
Almanya’nın önde gelen senaristlerinden Fred Breinersdorger kendisini bir dağıtımcıdan ziyade bir sanatçı olarak gördüğünü ama internetin dağıtım anlamında ilginç kapılar açacağına inandığını ifade ediyor. 10 yıl içinde sıfır bütçeli filmler bile yaygın bir şekilde izleyiciye ulaşabilecek.
Kanada’nın pek çok önemli dram serisine imza atan Rebecca Schechter hedef kitle yaratma sorumluluğuna sahip olmadığına inanıyor. ‘En büyük sorumluluğum kalpten yazmaktır’ diyor. ‘İnternetin en büyük mitlerinden birisi tamamen özgür olmamız’ diye ekliyor. ‘Studyo sisteminden daha beter çünkü burda tüm izleyiciler size not verme hakkına sahip!’ diyor.
Dağıtımla ilgili konularda müdaheleler konusunun tartışıldığı ikinci panelde konferansın belki de en ses getiren konuşmacılarından biri, ‘Seize the Media’nın kurucusu’, Anita Ondine internetin belki de senaristlerin vahşi batısı sayıldığı önermesiyle açıyor konuşmasını. ‘İnternette artık tutulacak köşeler, kitlenecek kapılar yok, en heyecan verici olanaklar mevcut. Bu olanakları inkar edenler ve yeni modeller bulamayanlar da başarısız olmaya mahkum. Artık pasif tüketimden katılımcı tüketime geçiş devrini yaşıyoruz. Çocuklar kendi filmlerini yapmak istiyorlar. Her türlü içeriğe anında ulaşabiliyoruz.’ Anita ‘Bugün yeni bir şişede ambalajlanmış eski bir şaraptan sözetmiyoruz, artık şişelerin kaybolduğu, şarabın olabildiğince akıp gittiği bir çağdan sözediyoruz’ diye ekliyor. Şimdi soru şu: hikayelerimizi nasıl anlatacağız? Kitlelere nasıl ulaşacağız? Artık geleneksel medyanın yöntemleri işlemiyor, insanlar bilboardlara bile bakmıyor. Dünyada ‘product replacement’ın değerini kavrayan reklamverenler sinemanın ve hikayelerinin gücünün her zamankinden daha fazla farkında. Anita çok daha radikal bir öneriyle bitiriyor konuşmasını: ‘Korsanlarla savaşmak yerine onlarla dost olun!’ diyor ‘Çalışmalarınızı bedava verin!’ diye ekliyor. Anita’nın daha somut olarak önerdiği çözüm şu: ‘çalışmalarınızı düşük çözünülürlükle yayınlarsanız, onları izleyen kitleler sevdikleri takdirde yüksek çözünülürlükte onlara sahip olmak isteyeceklerdir’. Daha melez bir yaklaşımı benimsememiz gerektiğini savunan Anita artık yazarların daha kıvrak olması gerektiğini ve yapımcı gibi davranması gerektiğini iddia ediyor. Daha fazla katılımla, şelale yönteminden ziyade havuz yöntemiyle kazancımızı arttırabileceğimize inanıyor Anita. Kasvetli bir dönemden geçmemizi de şuna bağlıyor: şafak sökmeden önceki son karanlık! (Anita’nın linkleri twitter:anitaondine, facebook:anita ondine, www.seizethemedia.com)
Anita’nın ardından Europe’s Finest isimli dağıtım şirketinin sahibi Tilman Scheel sözü alıyor. Scheel, dağıtım zorluğu çeken filmleri dijitale çevirip, dijital sinemalara dağıttıklarını söylüyor. Böylece gün ışığı görmemiş bir çok film görünürlülük kazanıyor. Bir filmi dijitale çevirmek sadece 50 Euro tutuyor. Bu yöntemle Avrupa’da çok yaygın bir ağa sahip olduklarını aktarıyor Scheel.

Pazar günkü ilk oturum ‘Holdingler ve Diğer oyuncular I: Dijital gelecekte çokuluslu şirketlerin rolü’ başlığıyla açılıyor. Avrupa’da yapılan filmlerin ancak yüzde 30’unun sınırları geçtiği saptaması en büyük sorunumuzun dağıtım olduğunu gösteriyor. Bu durumda herkese sorumluluk düşüyor. İşlerimizi internete koyacak cesarete sahip olmak, ki bu filmler de günışığına çıkabilsin.
Dünyada yılda yaklaşık 3500 film yapılırken Avrupa’da televizyonda aşağı yukarı 7500 saatlik program yapılıyor. Öyleyse değişen nedir? İngiliz Film Konsey’inden Cameron McCracken ‘ilginç olanın studyoların hala bir tür hakimiyeti ellerinde tutmaları,’ diyor. Televizyonların bağımsız yapımcılardan pek çalışma satın almadığını söylüyor. Copyright üzerine çalışan, TrustNordisk’den Fredrik Stege dağıtımın sınırları aşmasının gittikçe zorlaştığından yakınıyor. İnternet pazarı ise tıklanma oranına göre belirlendiği için pazarlama stratejileri yine merkezi öneme sahip. Öte yandan produksiyon bütçelerini düşürüp, dağıtıma eğilmek gerekiyor. Slumdog Millionaire bunun güzel bir örneği.
‘Holdingler ve Diğer oyuncular II: Müdaheleler’ başlıklı ikinci oturum da senaristlerin yine şevkle katıldığı oturumlardan biri oluyor. Avustralya Yazarlar Loncasını temsil eden Jacqueline Woodman yine ‘senaryonun son hali üzerindeki son kararı kim verir’, ‘senaryo aslında kime aittir’ sorusunu gündeme getiriyor. Burada çözüm olarak senaryo geliştirme aşamasının senaristin yönetiminde gerçekleşmesi gerektiği savunuluyor. Woodman, ‘Senarist final draft üzerinde hak sahibi olmalı’ diyor.
FSE yürütme kurulu üyelerinden, David Kavanagh, ‘senaristlerin tekrar senaryoların gücünü hatırlamaları gerekiyor’ diyor. Bu güven sağlandığı takdirde senarist de yapımcı veya yönetmenlerle daha sağlıklı bir diyalog kurabilir.
Yapımcılarla Çalışmak isimli panelde ise filmin kime ait olduğu sorusu ve kredilerde kimin nasıl yer alması gerektiği meselesi yine ateşli bir tartışma yaratıyor. Bir çok senarist yazarın filmin ilk yaratıcısı olduğunun hatırlatılması gerektiği konusunda hemfikir. Katılımcılardan biri, ‘Kararların verildiği mecralara mümkün olduğunca katılmalıyız, senarist olmanın bedeli, belki de ödülü insanlarla uğraşmak’ diyor.
Öte yandan Christina Kallas, senaryolara müdahele edenlerin genelde eğitimsiz kişiler olduğundan yakınıyor. Kallas, son kararları verenlerin dramaturjik eğitimden geçmeleri ve böyle bir ehliyete sahip olmaları gerektiğini hatırlatıyor.
Yazarların Tepkileri I başlıklı oturumda bütün bu tartışmaların nihai olarak bir iktidar sorunu olduğu ifade ediliyor. Lowell Peterson, ‘iktidar, ekonomik iktidar, ahlaki iktidar ve yaratıcı kontrol olmak üzere üçe ayrılıyor’ diyor. Martin Lutherking’in ‘Eğer alma gücünüz yoksa kimse size hiç bir şey vermez’ cümlesini hatırlatıyor. ‘Bu yeni dijital dünyada senaristler olarak örgütlenmeli ve gücümüzü pekiştirmeliyiz’ diyor Peterson.
Yazarların Tepkileri II başlıklı oturumda ise, Fransız Yazarlar Loncasından, Olivier Lorelle sanatı kurtarmak için savaşçı ruhunu pekiştirmemiz gerektiğini hatırlatıyor. ‘Bu bir siyasi kavgadır ve bu kavgada orjinalliğimizi güvence altına almalıyız’ diyor Lorelle.
Alman Yazarlar Loncasın’dan Peter Henning, Almanların Almanya’da devrime gitmeden önce bilet aldıkları esprisiyle Almanların garanticiliğine işaret ediyor. Almanya’da çok para olmasına rağmen, uluslararası ilişkileri kullanmak konusunda çekimser olduklarından yakınıyor. Yomi’nin bize yenilikçi medyaya dair iyi bir ders verdiğini ve coşkulu olmamız gerektiğini söylüyor.
İngiliz Yazarlar Loncasın’dan Bernie Corbett, anlaşmalara ağırlık vermemiz gerektiğini hatırlatıyor. ‘Bir sürü ilginç gelişme oluyor. Eski programlar internete konuyor. Tüketici için ücretsiz internet yazara ödeme yapılmayacağı anlamına gelmiyor. İşimizin çalınmasına izin veremeyiz.’ Corbett BBC örneğini veriyor. ‘Siteler filmleri izleyici için ücretsiz yapsa da devlet desteği ile yine de senaristlere hakettikleri telifleri ödemeleri gerektiği’ saptaması katılımcılardan büyük alkış topluyor.
Aralarında Ed Wood’un da olduğu pek çok filmin senaristi olan Larry Karaswzewski kibar olmaya çalışmanın bir manasının kalmadığını savunuyor. ABD’deki grevde iki haftadan sonra pazarlığın başladığını anlatıyor. ‘Başta bir sürü işsiz insan vardı ama birbirimizden aldığımız destekle davamızı kazandık’, diyor. ‘Gücümüz var, unutmayalım’ diye ekliyor Larry.
İsrail senaryo yazarları loncasını temsil eden Leora Kamenetzky, mücadelenin ve örgütlenmenin eğlenceli olabileceğini anlatıyor. İsrail’de senaristlerin ana haber bültenini bölüp, kanalı basarak ‘haklarımızı istiyoruz’ diye bağırdıklarını anlatıyor. Şimdi ‘nasıl örgütlenebileceğimizi belirlemeliyiz’, diyor Kamenetzky.
Bu noktada küresel bir senarist işbirliğinin nasıl yapılabileceği konuşuluyor. ‘Küresel bir sendika mümkün olabilir mi’ sorusu ortaya atılıyor. Kanada Yazarlar Loncası başkanı Maureen Parker çözümün loncalarla toplayıcı örgütlerin birleşimlerinde yattığını iddia ediyor.
Konferans Holywood’dan Frank Pierson’un video mesajı ile sonlanıyor. ‘Amerikan sinemasının altın çağında herkes senaristlerin masasına oturmak isterdi, çünkü en iyi muhabbeti onlar ederlerdi. Şimdi Holywood’da hikayeleri gelişigüzel biraraya getiriyorlar. Bilgisayar bizi birbirimizden ayırdı. Senaristlerin tekrar güçlerini hatırlamalarının zamanı geldi! Aslında herkes senaristlerden nefret eder çünkü senaryo bitmeden kimse çalışamaz! İşte gücümüz bu! Hadi senaristlerin onur ve şerefi için savaşalım! Nasıl olsa bu yeni dijital dünyada ancak hikayeler bize güç verir ve korkuyu yenmemize yardımcı olur!’diyor mesajında. 24 bin senaristin temsilcisinin olduğu konferans salonunda heyecan rüzgarları esiyor. Bu duayen için yoğun bir alkış kopuyor.
Böylece dünyada ilk kez gerçekleşen senaristler konferansının ilk manifestosu Christina Kallas tarafından okunuyor. Bundan sonra tüm üyelerin bilgilendirileceği bir ağ kurulacak, birlikte çalışmak ve ortak kampanya üretmenin yolları aranacak, diğer gruplarla dayanışma ağları oluşturulacak, küresel bir örgütlenmenin kapıları açılacak.
‘Böylece bir rüya daha gerçek oldu’ diyor Christina Kallas. Dünya konferansı eskilerden bir deyişi hatırlatıyor
‘Dünyanın tüm senaristleri birleşin!’
Delegeler
Eylem Kaftan (Raportör)
Sinan Biçici, Haluk Ünal