Sender: Sinema ve Televizyon Senaryo Yazarları Derneği
Sender Anasayfası İletişim
 
Sender Hakkında... Sektörel Bilgiler... Sender Hukuk... Sender Üyelik Atölyeler... Yayınlar Forum Sayfaları... Linkler... Basında Sender Sender İletişim Bilgileri... Sender English Pages
 
 

SENDER 4. OLAĞAN GENEL KURUL SONUÇLARI


SENDER 4. Olağan Genel Kurulu 29 Mayıs 2010 tarihinde yapıldı. Genel kurula 41 üyemiz katıldı.
3. Dönem Yönetim kurulunun sunduğu çalışma, denetleme ve mali raporlar oy birliği ile kabul edildi.
Seçimler çarşaf liste yöntemiyle gerçekleştirildi.
devamı

SAFA ÖNAL'A İTÜ "TÜRK SİNEMASINA EMEK VE ONUR ÖDÜLÜ" VERİLİYOR


Türk Sineması'nın dev isimleri İTÜ'de buluşuyor!
İTÜ Basın Yayın Kulübü tarafından, bu yıl ilki gerçekleştirilecek olan "Türk Sinemasına Emek ve Onur Ödülleri" adıyla bir "saygı töreni" düzenleniyor.
Filme çekilmiş 395 senaryo ile Guinness Rekorlar Kitabı'na giren senarist ve yönetmen Safa Önal'a ve son filmi Hicran Sokağı'na katkıda bulunmuş sanatçılara 10 Mayıs 2010 Pazartesi günü saat 12:30'da İTÜ KSB Oditoryum'da düzenlenecek törenle ödül verilecektir.
Törende, katılımcı sanatçılarla söyleşi de yapılacaktır.
Etkinliğin ardından Hicran Sokağı filmi gösterimi gerçekleştirilecektir.
Bu duyuruyu okuyan herkes ve tüm meslektaşlarımız etkinliğe çağrılıdır.
devamı

"SENARİSTİN YOLCULUĞU " SEMİNERİ İPTAL EDİLDİ


9 Mayıs Pazar günü başlayacağımızı duyurduğumuz " Senaristin Yolculuğu" seminer programımızı konuk konuşmacılarımızın programlarında oluşan ani değişikliklerden dolayı iptal etmek zorunda kaldığımzı belirtmek istiyoruz.
devamı
 
yayınlar
tüm haberler

“MAD MEN”İN YARATICISI MATHEW WEİNER’LA SOHBET

“Mad Men” dizisi yazarlığı ve yapımcılığını “Sopranos”un da yazarı olan Mathew Weiner’ın üstlendiği yeni fenomen. Ülkemizde E2 kanalında yayımlanıyor.

Dizide olaylar, 1960’ların New York’unda, Sterling-Cooper reklam ajansında geçiyor. Odakta, Jon Hamm tarafından canlandırılan, ajansın kreatif direktörü ve genç ortağı Don Draper bulunuyor. Don, Elizabeth (Betty) Draper’la evli ve iki çocuk babası. Geçmişi gölgeli olmakla beraber ajansta başarılı. Hayatı sayısız metres ve sadakatsizlikle dolu. Draper, Richard “Dick” Whitman olarak dünyaya geldi, Don Draper’ın kimliğini Kore Savaşı’nda çaldı.

“Mad Men” 1960’larda Amerikan toplumunun farklı katmanlarındaki kişileri sergileyecek şekilde yaratılmış ve dönemin değişen değerlerine vurgu yapıyor. Geniş kitlelerce beğenilen dizi, eleştirmenlerin de övgüsünü kazandı. Tarihsel yaklaşımı ve görsel tarzı beğeniyle karşılandı. Altın Küre, Emmy ve BAFTA da dahil olmak üzere önemli ödüller aldı.

Weiner “Mad Men”in plot bölümünü, HBO’nun demirbaşı “The Sopranos”u David Chase’le birlikte yazıp, yapımcılığını üstlenmeden 8 yıl önce yazdı. Meslek hayatının başlangıcında ise bir Ted Danson komedisi olan “Becker”de yazar olarak çalıştı. “The Sopranos” sona yaklaşırken, Weiner, “Mad Men”in plotunu pazara çıkardı. HBO “Mad Men”i reddetti, ama AMC kanalı satın aldı.

Variety okurları dizinin yaratıcısı Mathew Weiner’a sorular yönelttiler. O da gazeteci Kathy Lyford ile yaptığı bir kahvaltı sohbeti sırasında ayrıntılı olarak yanıtladı. 

Don Draper hikayesinin ne kadarı aklınızda vardı? Dizi nasıl sona eriyor biliyor musunuz?
Elimizde yeterince iyi bir son var mı emin değilim ama dizinin nasıl sona ereceğini yine de biliyorum. Don’un geçmişinin tamamını önceden yazmıştım. Aslına bakarsanız, Don karakteri hakkında bir uzun metrajlı film senaryosu yazmıştım. 80. sayfaya geldiğimde hayatının yalnızca bir boyutunu anlatabildiğimi fark ettim. Filmin adı, “The Horseshoe / At Nalı” idi. Avare olma durumu, kendi cesedini savaş sonrasında eve getirmesini ve çocukluğu… tüm bunlar bu film senaryosunda vardı. Senaryo bir anlamda, sevdiğim yazarlara, Sinclair Lewis, Scott Fitzgerald ve John Irving’e bir gönderme mahiyetindeydi.

Yani tüm bunlar cebimde vardı. Ardından “Mad Men”i yazdım. AMC diziyi yapmaya karar verdiğinde, eve gidip “Mad Men” ile ilgili aldığım notlara bakarken, “At Nalı”nın senaryosunu buldum. “Mad Men” sekiz yıl önce yazdığım bir senaryo, “At Nalı” ise “Mad Men”den sekiz yıl önce yazdığım ilk senaryom, evlendikten sonra bu senaryo üzerinde bir yıl boyunca çalışmıştım.

Başrol oyuncusu Jon’a tüm hikayeyi anlattım. Yapımcılar dışında bir tek ona erkek kardeşini, nasıl bir çocukluğu olduğu ve nereden geldiğini anlattım. Bu bir Amerikan hikayesi ve bu insanlardan çok var. Dağlıların ya da her neyse işte New York’a gelip hayatlarını kurmaları bilinen bir hikâyedir. Bir anlamda Amerikan rüyası budur işte.

Üçüncü sezon başladığında Don Draper’ın masasının üstündeki takvim hangi tarihi gösterecek? Kennedy suikastinin ya da Beatles’ın New York’a gelmesinin karakterlerin hayatını nasıl etkileyeceğini görecek miyiz?
İzleyicilerin gelecek bölümleri merak etmelerine çok sevinmekle birlikte ne olacağını bilmiyorum. Ama bence herkes Kennedy suikastini yeteri kadar izledi. Kendimden biliyorum. Tabii ki bu olay diziyi ve kahramanların hayatını etkileyecek ve tepkilerini göreceğiz. Ancak bu suikastı dramatik olarak anlatmak istemediğimi biliyorum. Hayatımda yaşadığım en çok dramatize edilmiş olay bu. Defalarca gördüğüm bir şey. Bir yazar olarak buna daha fazla ne ekleyebilirim, bilmiyorum. Ama tabii ki dizideki karakterlerin yaşamı bundan etkilenecek, olayı ciddiye alacağım.

Mutlu bir evlilik sürdüren biri olarak, dizide evliliği savunulması olanaksız bir kurum olarak nasıl yansıtıyorsunuz?
Drama gönül ferahlığı üzerine kurulamaz. İnsanlar o zaman birbirini tanımadan evleniyordu. Sanırım herkes geçmişe bakıp bunu anlıyor- yani o zaman Betty (January Jones) Don’la onu tanımadan evlenebiliyordu. Kağıt üstünde gayet de iyi duruyordu. İnsanlar halen bunu yapıyor. Kimi zaman kendi evliliğimden bazı şeyleri de diziyi yazarken kullanıyorum. Hayatımın çoğu kısmını yazıyorum aslında. Evlilik kurumunun çürüdüğüne inanmıyorum. Ne derler? Evliliklerin % 50’si boşanmayla sonuçlanırken, kalan % 50’si ölümle sonuçlanır. (gülüyor)

Dönem dizisi olduğu için tutarlılık bakımından eleştiriliyor…
Bu tip projelerde tarihle ilgili hatalar yakalamak herkesin oynamayı çok sevdiği bir oyun. Ve bunun olmaması için deli gibi çalıştığımı da biliyorsun. Birisi bana dizinin sonundaki jenerikte kullanılan Arial fontunun dönemi yansıtmadığı ile ilgili bir e-mail yolladı mesela. “Dizi bitti, yürüyün evinize gidin, ne istersem yaparım” demek istedim. (gülüyor). Bu arada hakikaten de istediğimi yapma hakkına sahibim. İstersem Don şak diye cep telefonunu çıkarabilir. Ama bunu gerçekliği bozmak istemediğim yapmıyorum.

Öte yandan birinin fontlara kafayı takması garip. Eminim fontların dönemin fontu olmadığı konusunda bir takım yanlışlıklar yapılmıştır ama genel anlamda dizideki her şey ve bilhassa sanat işleri, eski reklamlardan alıntıdır. O fontlar belki bilgisayarda ya da daktiloda yoktular, ama eski reklamlardan birebir alınmışlardır. Belki elde çizilmiş olabilirler… Yine tartışmalara yol açan American Airlines reklamı, DDB tarafından uçağın düşmesinden 6 ay sonra yapılmıştır. Yani, kurgu reklam ajansımızda, bu müşteriyi DDB almadan önce, alma hakkımız olamaz mı? Belki reklamı American Airlines gördü ve DDB’ye böyle bir şey istediğini söyledi? Olamaz mı? (gülüyor) 

Yazdığım dizi hakkında bu kadar hararetli tartışmalar yapılması çok hoşuma gidiyor tabii. O kadar belirsizlik bırakıyorum ki, “sen yanlışsın” demesinler. Yalnızca neyi söylemek istiyorsam onu söylüyorum. Ama insanların bu kadar çok anlam çıkartmasından çok etkileniyorum.

Bu sezonun temalarından biri kadınların fırsat verildiğinde geleneksel rollerinden sıyrılıp neler yapabildiği. Bu önceden planlanan bir şey mi yoksa hikayeler geliştikçe ortaya çıkan bir izlek mi?
Bu her zaman hikayenin bir parçası. Dünya değiştikçe dizideki kadın karakterler de büyüyor. Diziden öğrendiğim bir başka şey ise, o dönemdeki insanların aslında bugünkü halimize ne denli benzedikleri. Ve herkesin ne denli utandırıcı ve çileden çıkarıcı olduğunu bile bile öyle değilmiş gibi davrandığı. Bu hikayelerin çoğu tanıdığım insanlardan geliyor. İçlerinde gerçek payı var. Hikayelere kızgınlıkla bakmanız bu yüzden hoşuma gidiyor.

Örneğin, “Maidenform” bölümü, en büyük pazar olan kadınlara satış yapan erkekler hakkındaydı. Kadınlar, erkeklerin ne düşündüğüne önem verirler, reklam da böyle tasarlanmıştı. Dizinin başlangıcında Betty erkekler tarafından beğenilen iç çamaşırlarının içinde, Joan da yine kendi çamaşırlarını giymiş, Peggy’yi  ise erkeklerin nefret ettiği fakat kadınların sevdiği külotlu çorabını giyerken görüyoruz. Tüm bölüm, nasıl algılandığınız hakkındaydı. Tıpkı Don’un karısının bikini giymesinden rahatsız olduğu sahne gibi.  Don’un itibarı önemliydi tabii. Ama çocuklu kadınlar seksi olamaz. Ya Jackie’sinizdir ya da Marilyn. Peki gerçek kadınlar bunun neresinde duruyor? Peggy “Ben neyim?” diyor. Haklı. Kim o? Irene Dunn bile arkadaşını nereye koyacağını onu nasıl sınıflandıracağını bilemiyor. Joan işe başladığında kimse onu ciddiye almadı, geçici bir eleman olarak gördüler. Ailesi olan insanlara daha çok maaş verdiler.

Dizinin hikayeleri 1950-60’lar Amerikasında kadınların gelişimini ve erkeklerle eşit haklar elde etmesiyle birlikte, beyaz olmayan insanların vaziyetini de anlatıyor, ama etnik konuların üzerinde kadın hakları kadar durulmuyor. Bunun bir nedeni var mı?

Benim yaşadığım dünyada yaşamadıkları için. Sterling-Cooper’ın siyah bir yöneticiyi işe alacağı bir sıçrama yapmaya hazır değilim. Siyahlar reklam sektöründe elbette vardı ama kendi ajanslarını yönetiyorlardı. Ama ben tarihin bu tür bir revizyonunu yapmak istemedim. Sterling-Cooper böyle bir şirket değil. Dürüst olmaya ve o beyaz dünyada iş yaşantısının nasıl olduğunu göstermeye çalıştım. Dizinin hikayesi bu.

Paralel bir evreni de göstermeye gayret ettim. Bu dünyaları yavaşça entegre etmeye çalıştım. Burası New York. Hiçbir husumet ya da bariz bir ırkçılık yok. Siyahlar hakkında bir şey söyleyen birini duyamazsınız. Ama evet, ayrımcılık vardı, birbirine paralel iki evren vardı.

Vakur karakterleri, alt metin kümeleri, ve müphem diyalogları ile “Mad Men” bana temaları ve tarz bakımından Raymond Carver’ı hatırlatıyor. Carver’dan etkilenmiş olabilir misiniz?
Hawthorne’dan, Melville’e kadar tüm Amerikan edebiyatından etkilendiğimi belirtmiştim. Çocukluğumu ister inan, ister inanma opera izleyerek geçirdim. Babam operayı çok sever. Hayatımın sonuna kadar artık hiç opera görmesem de olur. Anlamadığın bir dilde, alt yazıları okuyarak opera izleyen bir çocuksun düşün. Konular elbetteki çok etkileyici. Çoğu kimlik hakkında. İster inan ister inanma. Kimlik, 19. yüzyılın teması. 

John Cheever’ı çok seviyorum. Bugün televizyon ve tiyatro dünyasında ondan etkilenmeyen biri yok. Ve bunun doruk noktası da “Death of a Salesman / Satıcının Ölümü”. Ve onu hiç görmeniz gerekmez, oyunu okursunuz ve yeter. Her şey oradadır. İnsan davranışı hakkındaki tüm gerçekler ortaya dökülmüştür. Benim hayran olduğum herkes de ondan etkilenmiştir. Paddy Cheyefsky ve Rod Serling de buna dahil.

Bir çok film var. 1946 yapımı "The Best Years of Our Lives" diye bir film var; askerlerin gerçeğini anlatıyor. O yıl Oskar kazandı. Film, hem izleyici hem de karakterler yeni savaştan çıkmış oldukları için çok özel. Elbetteki “The Apartment”ı çok seviyorum. Zamanını çok doğru yansıtıyor. Bir dönem işi değil belki ama o zamanki hayatları tam olduğu gibi yansıtıyor.

Dizide 1960larda geçen gerçek olaylara oldukça yer verildiğinden, dizinin nasıl sonlanacağına dair bir ip ucu verebilir misiniz?

Hepsini planladım diyerek yalan söyleyebilirim. Güdüsel olarak ne olacağını biliyorum. Doğrusu bununla gurur duyuyorum, karakterlerin hepsinin yaşını -ki televizyonda görülmemiş bir şeydir bu- net olarak belirttim. Bunu biraz da ironik olduğu için yaptım aslında. Betty 28 yaşında, iki çocuk annesi ve onun hikâyesi bu yaşta bu hayatı yaşamak için çok genç olması, o dönemde yaşayan çoğu kadının olduğu gibi. Don ise bu sene 36 yaşında ve orta yaş krizi yaşıyor. Şimdi orta yaş krizi 46-50 yaşlarında yaşanıyor.

Diğer bir parçası ise, hayatın neresinde bulundukları ile ilgili. Karakterlerin yaşantılarının tarihsel olaylardan bağımsız olarak insani olması da beni çok etkiliyor. Eğer merak ediyorsanız diziyi Don 50 yaşına geldiğinde bitirmeyi düşünüyorum. Ve hayır Don’u diskoya götürerek bitirmeyeceğim. Tüm amacım tarihin sıradan insanları nasıl etkilediğini anlatmak. 

Ama öte yandan da, bir adamın hayatını izlemek… Pilot bölümü 36 yaşındayken yazmıştım, şimdi 43 yaşındayım. İlk sezonda Don’un sorunlarının çoğunluğu 35 yaşındaki bir adamın sorunlarıydı. Şimdi ise, 37-40 yaşlarındaki bir adamın sorunlarını görüyoruz. Don, 40 yaşına geldiğinde benimle benzer bir tecrübe yaşayacak. Cooper’ın dizide söylediği gibi “40 yaşına geldiğinde dünyada her türlü insanın olabileceğini anlıyorsun”... Bu kesinlikle doğru. 40 yaşına geldiğinde gençlere kılavuzluk yapmak istiyorsun. Genç insanlarla tanıştığında tamamiyle yeni biriyle tanışıyorsun gibi geliyor. Kendi kendine keşke ben de öyle 18 yaşında olsaydım diyorsun.

Dizinin cinsiyet rollerine yaklaşımının, ne kadarı 1965’te doğmuş biri olarak sizin aile terbiyenize ve geleneklerinize dayanıyor? Bu dönemde meydana gelen değişiklikler kulağınızı çınlatıyor mu?
Evet, annem hukuk fakültesine 1972’de geri döndü. Bir dönem anne-babamızın ikisi de çalışıyordu. Ve babam annemi bu konuda çok destekledi. Annem iş görüşmelerine gittiğini, dört çocuğuyla nasıl çalışacağına dair sorular yöneltildiğini anlatırdı. Ve bu artık bugün yasa dışı bir soru.

Sanırım koleje gittiğim yıllarda, entelektüel anlamda en heyecan verici gelişme feminizm olmalı. Feminizm ve semiyotik her şeyin üstüne çıktı ve bastırdı. Her ikisi de birçok saçmalıkla süslenebiliyor, benim gibi otorite karşıtı, biraz alt üst edici düşüncelere sahip insanları da zor durumda bırakabiliyor. Her zaman haksızlığa uğrayanların yanında yer almışımdır. Siyaseti kızlar benimle ilgilensin diye kullanan bir adam olmadım. Cinsiyet rolleri bu yüzden çok ilgimi çekiyor.

Cinsiyet rolleri, benim kişisel ve entelektüel ilgi alanım çünkü, “Ben bu beden içinde yaşayan bir insanım, ama kimim? Devrelerim yanlış bağlanmış olabilir mi? Neden hayattan beklentilerim kadınlardan daha farklı? Farklı beklentilerim mi olması gerekir?” vb soruları kendime soruyorum. 

 
ALTIN KOZA FİLM FESTİVALİ'NE AÇIK MEKTUP

31 Mayıs sabahı dünyanın ama daha çok Türkiye’nin yüreğini sızlatan haberler geldi. Bu haberleri dikkate alan Adana Büyükşehir Belediyesi “İnsanlar kan ağlarken, biz eğlenemeyiz” diye bir gerekçe sunup bu seneki film festivalini ertelediğini açıkladı.
Öncelikle sizin için “eğlence” olan bu festivalin Adana halkı için yılın en önemli kültür-sanat faaliyeti ve biz sinemacılar için de seyircimizle buluşmak için en önemli vesile olduğunu hatırlatmak isteriz. Film dünyası üretenleri, göstericileri, seyircileri ve bu seyircilerle üretenleri bir araya getirme görevi olan festivallerle bir bütündür.
Devamı
TÜRKİYE SİNEMA REFORMU İÇİN BİRLEŞTİK

Biz aşağıda imzası olan sinema kuruluşları, ortak çıkarlarımızı tanımlamak, ortak sorunlarımıza çözüm bulmak için Türkiye Sinema Konseyi adıyla bir istişare ve işbirliği zemini oluşturduk.
Endüstrinin hiçbir kesiminin kısmi çözümler elde edemediğini; sınırlı da olsa, bütün kazanımların ancak birlikte sağlanabildiğini son altı yıl içinde iyice anladık.
Devamı
tüm yazılar
sinemaya destek verenler
 
 

SİNEMA VE TELEVİZYON SENARYO YAZARLARI DERNEĞİ


TÜRSAV SİNEMA EVİ Gazeteci Erol Dernek Sokak No:12 Kat:2 Beyoğlu  
Tel: 0212 244 21 22-251 65 45   Eposta : info@senaryo.org.tr
Web Sitesi Tasarımı ve Dinamik İçerik Yönetimi
Kurumsal Kimlik Tasarımı: Barış SARHAN
Hayal Kurmak Serbest Kurumsal Kimlik: Kemal Gökhan Gürses