Safa Önal, Yeşilçam’a altın çağını yaşatan senaristlerden biri. Filme çekilmiş 395 senaryosuyla Guinnes Rekorlar kitabına girdi. Vesikalı Yarim, Ağlayan Melek, Dila Hanım, Bodrum Hakimi gibi unutulmaz filmleri Türk sinemasına kazandırdı.79 yaşındaki Önal, şimdilerde Senaryo Yazarları Derneği’nde ve Fatih Üniversitesi’nde sinema ve oyunculuk dersleri veriyor. Önal’ın anılarını anlattığı söyleşi kitabı “ Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti” adıyla yayınlandı. Önal’la kitabın izini sürerek hayatını ve sinemayı konuştuk.
Hayatınızı anlattığınız nehir söyleşi kitabı "Ne kadar gamlı bu akşam vakti" ismiyle çıktı. Bu dize hayatınızı en iyi özetleyen bir mısra mıdır?
Bir kitabın adı onun kimliği demektir. Adınız, soyadınız kadar önemlidir. Bu anı kitabı teklif edildiği zaman ben olaya şöyle baktım. Bir benzetme yaparak insan hayatını bir gün içine yerleştirebilirsem; ben artık akşamdayım, gün geceye dönmekte... 79 yaşındayım. Böyle olunca öğle geçmiştir, ikindiler bitmiştir, akşamüstleri de. Size kala kala akşamlar kalmıştır. Gecede de biteceksinizdir. Gam meselesi de şöyle: alıştığınız bir hayatı noktalayacak olmak, sevdiklerinizden ayrılacak olmak zordur. Kederlidir, gamlıdır. Bu durumu en iyi anlatan Ahmet Haşim'in o güzelim dizeleriydi: "Ne kadar gamlı bu akşam vakti" Pek çok şair gibi Ahmet Haşim de artık okunmamakta. Biraz da Haşim'i hatırlamak ve okura hatırlatmak istedim. Belki merak eden olur diye.
Hilmi Yavuz, Bulanık Defterler'de "Kaç sayfa kaldı? İnceliyor defter, sayfalar azaldı" diyordu. Bu yaşlarda ölüm kendini daha mı sık hatırlatmakta?
İster istemez. Gençlik pervasızdır. Gürültülü, çevik, hareketlidir. Yaşlandıkça daha ağır hareket etmekte, daha çabuk yorulmaktasınız. Her şeyde size gittikçe ağırlaşan bir şey yapışmakta. Öyle olunca gençlikte aklınızın ucundan geçmeyen ölüm fikri siz yaş aldıkça size kendini hatırlatmaktadır. Askere gidersiniz, izcisinizdir ve toprağa rap rap diye basarsınız. Hangi ihtiyar acaba sokakta, rap rap diye yürüyebilir. Yürüyemez, çünkü geçmiştir. Biraz da kendisinin bastığı o toprağa karışacagmı bilir. Yahya Kemal öyle diyor: "İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu." Bunu 20 yaşmda 30 veya 40 yaşında kolay kolay duyamaz ama yaş 50 oldu duymaya başlarsınız.
Geçmişe dönüp baktığınızda sizi saran duygu hüzün müdür?
Hayır... Bir insanın duyabileceği her şeyin içinden geçtim. Gençtim, çalışkandım, kısa sürede şöhrete ulaştım. İlk imzalı yazım 15 yaşındayken yayınlandı. Bir çocuk dergisinde hikâyem çıkmıştı. Türkiye'nin en iyi dergisinde (Resimli Hayat) 20'li yaşlarında öyküleriniz yayınlanırsa, askerlik dönüşü Yelpaze dergisinin başına geçerseniz...Daha sonra Peyami Safa ile tanışıp onun dostluğunu kazanmasını bilirseniz... Onun Türk Düşüncesi dergisinde yazı müdürlüğü yaparsanız ve öykü yayınlarsanız... İlk kitabınız 20'li yaşlarda yayınlanır, 22 yaşındayken ilk senaryonuz filme çekilirse... Bunları yaşamış olmanın getirdiği güzelliği duyarsınız, hüznü değil. Ben yumruk gibi yaşadım hayatı. Arsa çocukluğu da yaptım top da oynadım, kopya da çektim... Onun için son derece mutluyum.
Yaşlılıkla barışık mısınız?
Kitapta bunu bir cümle ile toparladım: "Bana kimse ihtiyarlığı methetmesin." Bu açıklıyor sanırım. Gözlüksüz gözünüz görmez bir kere. Dişleriniz takmadır. Yürüyüşünüzün temposu düşmüştür, yani geçliğinizde yaptığınız şeyleri yapamamak gibi bir durumla karşı karşıyasınız dır. Böyle olunca bir teselli payı kalıyor; her yaşm kendine göre bir tadı, zevki vardır falan deniliyor. Şükür ben yine şanslı bir ihtiyarım. Elim, ayağım tutuyor. Hâlâ çalışabiliyorum. Amma gençlik başka bir şey. Yalnız fena bir tarafı var, uçup gidiyor.
Bir önceki soruda ben hayatı dolu dolu yaşadım dediniz. 395 senaryonuz filme çekildi. Hatta bu sayıyla Rekorlar Kitabı'na girdiniz. Bugün baktığınızda nasıl görüyorsunuz?
Yönetmenlik de yaptım, 37 tane film çektim... 395 senaryo ile Guinness'e girmek bana sık sık sorulmakta. Geriye dönüp baktığımda çok şaşırmaktayım. Bugün bana böyle bir teklif yapılsa dehşete düşer kaçarım. Şimdi itiraf etmeliyim ki o dönem bir kompleks taşıyormuşum. Egomu yükseltmek, şişirmek hevesim varmış. Nasıl anlıyorum bunu. Şöyle: Ben Babıali'den geldiğim için altyapım sağlamdı. Öyle olunca Yeşilçam beni hemen diyebileceğim bir zamanda kabul etti. Ve üzerime gelmeye başladı. Bu benim o kadar hoşuma gitti ki her gelen teklife evet dedim bayıla bayıla...
Peki nasıl yazdınız yüzlerce senaryoyu?
Yaşamın dışında kalmayı göze almışım biraz. Çünkü gece sabaha kadar, sabahtan akşama kadar, sonra tekrarsabaha kadar yazıyordum. .. Senaryoyu stara beğendireceksin, yapımcıya beğendireceksin bir de film gişeyapacak. Zordu ama başarmıştım. Teklifler yağıyordu. Birkaç kez karımla evden kaç-mışızdır yapımcılara yakalanmamak için. Bunlan da yaşadım ama vazgeçmedim. Hoşuma da gitti, gitmiş. Bugün öyle bir teklif gelse bu sefer pabuçsuz kaçarım. O dönem öyleydi. Artı bir ara bütün büyük gazeteler, fotoroman yayınladılar. Bunlar ünlü Türk ro-manlanndan hazırlanmaktaydı. Ben bunlardan da 40 veya 50 tane senaryo yazdım. Bir de bunlara abartısız 500 bölüm televizyon dizisini ekleyin. Benim boyumu geçmektedir ve kendime hayretim artmaktadır.
En son hangi filmi çektiniz?
2007 yılında Hicran Sokağı'm çektim. Bütün Yeşilçam'ın bir araya geldiği ilk ve maalesef son filmdir. Öyle bir mutluluk yaşadım ki. Filmde Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Ayla Algan, Cüneyt Arkın, Tanju Gürsu, Selda Alkor, Rutkay Aziz, Müjdat Gezen, Yusuf Sezgin, Bülent Kayabaş, Ahu Türkpençe rol aldı. Ufacık bir rol için Haldun Dormen geldi, Ezel Akay geldi. Ortaya müthiş bir şey çıktı. Basın toplantısında Bülent Kayabaş söz aldı. Medya mensuplarına şöyle seslendi: "Bu resimleri iyi çekin, hayatta değil film çekmek, fotoğraf çektirmek için bile bir araya gelmeyen insanlar Safa abi için işte bir aradalar."
Yeşilçam'a en çok para kazandıran yönetmenlerden birisiniz. Siz kazandınız mı?
Çok büyük paralar kazandığımı söyleyemem. Ama rahat yaşadım. Bir yere gittiğim zaman ne hesap gelecek korkusunu yaşamadım. Bu yaşadığım yılların getirdiği mutluluk, dostluk paranın üstündedir.
Televizyonlarda gösterilen filmlerden para alıyor musunuz?
Benim davalarım var. En az 8 trilyonum ziyan olmuştur. 1995'te bir kanun çıktı. Bir filmden yönetmen, senarist, özgün müzikçi ve varsa diyalog yazarı para alacaktı. Son anda küçük bir madde eklendi. 1995'ten sonraki filmler için geçerlidir diye. Öyle olunca o tarihten önceki filmlerden para alamadık. Sadece yapımcı aldı. Küçük bir ekin konması hepimizin sıkıntı çekmesine neden olmuştur. Davalarım sürüyor. Öyle filmlerim var ki televizyonda en az 200 kez gösterilmiştir. Davaları kaybediyorum. İç hukuk yolları kapanınca ekim ayından sonra davayı Avrupa İnsan Haklan Mahkmesi'ne götüreceğim. Ben görmesem de oğlum benim verdiğim emeğin karşılığım alacak. Buna inanıyorum.
Türk sineması yemden bir yapılanma içinde. Şu ana kadar yapılanlar bana bir ön hazırlık gibi geliyor. Dışarıda ödüllerin kazanılmasına çok seviniyorum. Bir değişim geçiriyor sinemamız. Bu arada Yeşilçam tadında, klasiğinde filmler de çekilmekte ve gişe yapıyor. Yeşilçam şarkıları patlama yapıyor. Yeniden alaturka şarkılara dönüş var.
Yeşilçam deyince "nayır nolamaz" akla geliyor. Nasıl çıktı bu?
Yeşilçam'ı nayır nolamaza sıkıştınyorlar. O saygısızlığı gösteriyorlar. Filmlerin sayısı çoğaldıkça seslendirme diye bir olay başladı. Ayda 25 filmin dublajı ne demek. Bu seslendirmeleri işlerini çok iyi yapan tiyatro sanatçısı arkadaşlar yapıyor. Seslendirmeye sabah 8'de girip akşam 10-11'de çıkıyorlardı. Onlar için bütün bir nükte bütün bir nefes alış hayır yerine 'nayır', olamaz yerine 'nolamaz' demekti. Bu tadı bile arkadaşlarıma çok gördüler.
Kitaba tekrar dönecek olursak... Hayatınızı anlatırken hep şiire başvuruyorsunuz...
Gitgide inanmaktayım ki şiir bütün sanatların üstünde kutsal bir dal olarak karşımıza çıkıyor. Şair hepimizi kullandığı sözcükleri öyle bir duyarlılıkla bir araya getiriyor ki inanılmaz dizeler çıkarıyor. "Bakmak, uzaklara dokunmaktır" diyor adam. Müthiştir..