Aynı başlık altında ve bir önceki yazımda, Türkiye film endüstrisi için iyimser bir gelecekten söz etmiş, yazıyı şu satırlarla bitirmiştim :
Türkiye Sinema Platformu, son iki yıldır yeniden toparlandı, sinema sektörünün bütün kurum ve kuruluşlarını kucaklar bir duruma geldi.
Şimdi, 2004 reform planına sahip çıkmak, plandaki gerçekleşmeyen hedeflerin gerçekleşmesi için çalışmak, güncel teknolojilerden ilhamla yeni hedefler eklemek gerekiyor. Bu hedefleri de yeniden sektörün en geniş kesimlerine ve hükümete anlatmak zorundayız.
Dün’den kalanlar
FSEK, genel olarak çok başarılı bir AB uyum yasası. Ancak sinema alanında yasa çıkarken belli ki bazı dar çıkarlarının peşindeki güçler, yasaya son dakika müdahalelerinde bulunmuş.
Dünyada emsali olmayan biçimde sinema eserlerinin mülkiyet hakkını yapımcıya veren yasal çerçeve değiştirilmiş ve mülkiyet hakları eser sahiplerine iade edilmiş. Ancak, o meşum son dakika ek maddesi ile mülkiyetin devri 1995 yılından geriye doğru çalıştırılamaz denmiş. Böylece anayasal bir suç işlenmiş.
Bülent Oran, Erdoğan Tünaş, Atıf Yılmaz gibi ustalarımız “1 lira bile” telif almadan göçüp giderken, Safa Önal gibi asırlık ustalarımız da mahkeme kapılarında yasal sürenin dolacağı ve Avrupa hukukuna başvuracakları günü bekliyorlar.
Başka ne yapılmış? Avrupa’da eser sahiplerinin haklarını izleyen, teliflerini toplayan örgütlere bakılmış (collecting societies) ve olduğu gibi kopyalanmış.
Ama devlet geleneği burada da galebe çalmış. Bu örgütler yarı kamusal statüde kurulmuş, adlarına da ‘hak izleme örgütü’ yerine ‘meslek birliği’ denilivermiş. Ayrıca bu örgütlere gerçek gücünü verecek olan “eser lisanslama” yetkisi de verilmemiş.
Daha da kötüsü, müzik, edebiyat vb. tüm diğer sektörlerde eser sahipleri haklarını bu örgütler olmadan arayamazken, aynı meşum son dakika eklentisi ile sinema alanında ‘bireysel hak arama’ istisnası getirilmiş.
Önceki yazıda özetlediğim 5224 sayılı sinema destek yasası Meclis’ten geçmiş ama yönetmeliği hâlâ yasayı hazırlayan bizlerin amaçları ve ruhu ile çelişik.
Sinema desteği alan sanatçıya devletten inşaat ihalesi alan mütahit kontratı imzalatılıyor. Bu mantığın sonucu olarak Handan İpekçi gibi bir yönetmen mahkemelerde süründürülüyor.
Hâlâ sektörel düzenleyici olarak bir sinema yasası yok, bir sinema kurumu yok, sinema bankası hâlâ kurulmamış. Vergi ve gümrük düzenlemeleri yapılmamış.
Düzenleyici bir sektörel sinema yasası olmadığı için doktor gibi avukat gibi mesleğimiz yasalarla tanımlanmıyor. Tersine işkolları yasasının 17. nolu torba işkolunda, büro ve orman işçileriyle birlikte güzel sanatlar olarak anılıyoruz... Bu nedenle gerçek meslek örgütleri kuramıyor, bonservis veremiyoruz. Meslek örgütü ihtiyacını derneklerle gidermeye çalışıyoruz.
Ve biz hâlâ “dünden kalanların” peşinde gezinirken hayat, çılgın hızıyla değişmeye “dünün gündemlerini” altüst etmeye devam ediyor.
Dijital çağ ve sinema
Dijital teknolojilerdeki köklü değişim ve internetin küresel yaygınlaşması, sinema sanatında da köklü değişimlere neden oluyor.
Artık klasik sanayi döneminin, peliküle dayalı film üretimi ile sinema salonlarına dayalı dağıtım sistemi bitiyor. Geçmiş dönemin dev dağıtım şirketleri, sinemaların dijital dönüşümünü fonluyorlar. Her yıl yüz binlerce film bobinini dünyanın dört bir yanına ulaştırmak için harcadıkları lojistik parası artık rasyonel olmaktan çıkmış.
Birkaç yıl içinde Amerika’nın bütün salonları, Avrupa’da birçok salon, dijital sistem ve perdelerde gösterim yapacak. Türkiye’de bile şimdiden, salonlarını dijital sisteme dönüştürmeye başlayan sinema grupları oluştu.
Bu gelişmenin bir başka sonucu da geleneksel, ulusal TV yayıncılığının bitiyor oluşu. Paralı TV’ler, dijital platformlar sayesinde, artık sevdiğimiz programların yayın saatini beklemekten kurtulmaya başladık.
3G teknolojisi bütün dünyada yepyeni içerik ve formatlara neden oluyor. Örneğin ülkemizde bile şimdiden üç dakikalık dizi filmler üretilmeye başlandı.
İnternet, IP TV ve içerik sağlayıcılar
Bütün bu gelişmelere son noktayı da IP TV olarak adlandırılan internet bazlı TV yayıncılığı ile “online streaming” teknolojisi koyuyor. Bu teknoloji her türden dijital film ve program içeriğinin depolanabilmesini ve çok ucuza satın alınıp indirme işlemine gerek kalmaksızın, anında, yüksek çözünürlükte izlenebilmesini sağlıyor.
Bu teknolojinin en önemli yanı da dünyada nerede olursanız olun, bir-iki dolara her filmi anında izleyebilmek. Bu, korsana karşı da en ciddi korumalardan biri. Dağıtım, pazarlama, ambalaj, çoğaltma vb. maliyetler kalkınca korsanın rekabet edemeyeceği kadar ucuza kaliteli film izlemek mümkün oluyor.
Bu teknoloji çok adil ve telif haklarını koruyan bir iş modeli üzerinde yükselebiliyor. Diyelim ki bir filmi iki liraya tıklayıp izlediniz. Bunun bir lirası, anında eser sahiplerinin hak izleme örgütüne, diğer bir lirası da yatırımcı ve ortaklara pay edilebiliyor.
Küresel dijital sinematek kuruluyor...
Birkaç yıl içinde dünyada google benzeri film ve program aramak için üretilmiş arama motorları herkesçe kullanılmaya başlayacak. Ve biz hangi film ya da program hangi içerik sağlayıcıda kolayca bulacak, indirmekle
zaman yitirmeden izleyebileceğiz.
Küresel çapta TV ve bilgisayar üreticileri birleşip, IP TV teknolojisine uygun ekranlar üretmeye başladı bile...
Ve bu gelişmenin en güzel yanlarından biri artık her eve küçük bir home sinema kurmayı mümkün kılışı. Bu teknolojiyle artık her evi küçük bir dijital üretim stüdyosuna çevirmek çok ucuz ve mümkün hale geldi.
Bir diğer güzel yanı da, bu gelişmeler profesyonel içerik üretimini, siparişleri azaltmıyor, tersine çoğaltıyor.
Sonuç olarak artık, sinema televizyon ayrımı kalkıp, herşey içerik (content üretimi) haline gelip; tüm içerik, içerik sağlayıcılara (content provider) yüklenmeye başladığından beri; audiovisual, küresel ekonominin lokomotif sektörlerinden birine iyice dönüşmüş durumda...
Reformun yeni hedefleri
Bana göre en temel ve önemli fark, geleneksel sanayi toplumunun sinema TV ayrımının bittiğini anlamak. Bu alandaki sermayenin, insan kaynaklarının, teknolojinin, dağıtım ve pazarlamanın nasıl bir tekleşme ve tekelleşme içinde olduğunu görmek.
Sinemada sanat yapanların da, ticaret yapanların da amaçlarına ulaşmayı sürdürmesinin şartı, koşulları doğru analiz etmek, ortak çıkarları hızla tanımlamak, kendisini bu sürece uyarlayabilmek ve ortak çıkarlarımızı somut hedef ve projelere dönüştürmek.
Türkiye dijital sinema platformu
Bunlardan birincisi ve bence en önemli olanı birikmiş rüsumlarımızdan belirli bir pay ayırıp, öncelikle ülkemizde şu ana kadar çekilmiş yaklaşık yedi bin filmi, bir içerik sağlayıcıya yüklemek. Şimdilik en az üç dilde alt yazı yaptırmak. Ve Türkiye’nin temsil edildiği bütün dünya turizm ve ticaret fuarlarında açılacak stantlarda yerli filmlerimizi, milyonlarca dünyalı için bir web adresi ve “tık mesafesi”ne ulaştırmak.
Ticaretin anlamı değişiyor
İyi görmek gerekir ki, hem bu alanda ihracat ve ithalatın anlamı değişiyor hem de kültürel üretim alanı diğer endüstrilerden çok farklı. Bir ülkenin film ihracatı ağırlıkla, diğer ülkedeki birinin o filmi “tık”layıp, izlemesine dönüşecek gibi görünüyor.
Öte yandan yerel üretimin de fasonu olmuyor...
Böyle bir alanda ithalat, yerli tüketim ihtiyacının yerini de hiç bir biçimde alamıyor. Anadolu’nun hikâyelerini de bizden başkası üretemiyor. Son yılların box ofice ve rating lerine göz atmak bile bu gerçeği görmemize yeter.
Yukarıda bahsini ettiğim tüm bu nedenler gösteriyor ki artık hükümetçe film (drama ve belgesel) üretiminin stratejik bir sektör olarak benimsenmesi ve eylem/teşvik planı içine alınması gerekiyor.