Sender: Sinema ve Televizyon Senaryo Yazarları Derneği
Sender Anasayfası İletişim
 
Sender Hakkında... Sektörel Bilgiler... Sender Hukuk... Sender Üyelik Atölyeler... Yayınlar Forum Sayfaları... Linkler... Basında Sender Sender İletişim Bilgileri... Sender English Pages
 
 

SENDER 4. OLAĞAN GENEL KURUL SONUÇLARI


SENDER 4. Olağan Genel Kurulu 29 Mayıs 2010 tarihinde yapıldı. Genel kurula 41 üyemiz katıldı.
3. Dönem Yönetim kurulunun sunduğu çalışma, denetleme ve mali raporlar oy birliği ile kabul edildi.
Seçimler çarşaf liste yöntemiyle gerçekleştirildi.
devamı

SAFA ÖNAL'A İTÜ "TÜRK SİNEMASINA EMEK VE ONUR ÖDÜLÜ" VERİLİYOR


Türk Sineması'nın dev isimleri İTÜ'de buluşuyor!
İTÜ Basın Yayın Kulübü tarafından, bu yıl ilki gerçekleştirilecek olan "Türk Sinemasına Emek ve Onur Ödülleri" adıyla bir "saygı töreni" düzenleniyor.
Filme çekilmiş 395 senaryo ile Guinness Rekorlar Kitabı'na giren senarist ve yönetmen Safa Önal'a ve son filmi Hicran Sokağı'na katkıda bulunmuş sanatçılara 10 Mayıs 2010 Pazartesi günü saat 12:30'da İTÜ KSB Oditoryum'da düzenlenecek törenle ödül verilecektir.
Törende, katılımcı sanatçılarla söyleşi de yapılacaktır.
Etkinliğin ardından Hicran Sokağı filmi gösterimi gerçekleştirilecektir.
Bu duyuruyu okuyan herkes ve tüm meslektaşlarımız etkinliğe çağrılıdır.
devamı

"SENARİSTİN YOLCULUĞU " SEMİNERİ İPTAL EDİLDİ


9 Mayıs Pazar günü başlayacağımızı duyurduğumuz " Senaristin Yolculuğu" seminer programımızı konuk konuşmacılarımızın programlarında oluşan ani değişikliklerden dolayı iptal etmek zorunda kaldığımzı belirtmek istiyoruz.
devamı
 
yayınlar
tüm yazılar

NEW YORK SÖYLEŞİLERİ: RİCHARD PRİCE

Bu söyleşi Mikael Colville-Andersen’in 'New York Conversations' kitabında yayınlanmış olan ve senaryo yazarları ile Vassar College ve New York’daki Chelsea Oteli’nde yapılmış söyleşilerden biridir.

Bana Avrupa’da özellikle de Danimarka’da senaryo yazmak ile ABD’deki film stüdyoları için senaryo yazmak arasında taban tabana zıt farklılıklar, sorunlar olduğu söylenmişti.

Üzerimdeki en büyük baskı var olan bir pazar için, ticari bir piyasa için, olabildiğince çok sayıda insan için yazmaktı. Ayrıca stüdyolar arasında rekabet vardı ve bir stüdyodan diğerine sıçrayabilirdim. Bu nedenle Amerikan senaryo yazarları, hayatlarını böyle sürdürdüklerinden, senaryolarını satma konusunda hep hallerinden şikayet ederler: “Gerçekten istediğimi yazmama izin vermiyorlar. Ah, ah siz Avrupalı senaryo yazarları! İşi o kadar ciddiye alıyorsunuz ki, o kadar samimi o kadar özgünsünüz ki…”Bu şikayetleri ilk kez Mogens’e, Danimarka Sinema Okulu’ndaki senaryo hocasına söylediğimde bana “Ne olur bana bu saçmalıklardan söz etme allah aşkına. Bu zırvaları dinlemekten bıktık, usandık. Biz de rekabetin olmasını isteriz, biz de üzerimizde seyirci baskısının olmasını isteriz, bize senaryolarımızı nasıl satacağımızı söylesinler yeter” dedi. İşte aklımda tüm bunlar vardı, başka ne diyebilirim ki…

Senaryo yazma konusuna gelince, bence senaryoda, hangi teknik uygulamalara gereksinim duyarsan duy, öykünü ne kadar sınır tanımadan doludizgin ilerletirsen ilerlet, her şeyin ikinci planda kaldığını düşünürüm. Ben hikayenin en güzel, en iyi şekilde anlatılmasının önemli olduğuna inanırım. Hatta hatta, “tamam bu bir uzun film olacak ya da bu bir kısa film olacak” diye bile düşünmeden beni zorlayacak, eşsiz ve biricik olacak bir hikaye düşünmeyi yeğlerim. Sonrasında bu öyküyü nasıl işlevsel hale getireceğimi düşünürüm. Sanırım benim önceliğimin en iyi şekilde anlatacağıma inandığım bir öyküyü anlatmak olduğunu söyleyebilirim. Bunu peşin olarak kabul ettikten sonra artık onu ufalayabilir, köşelerini törpüleyebilir, pürüzlerini temizleyip parlatabilir, perdahlayabilir, düzleyebilir ve görücüye çıkartabilirim.

Konuyu nasıl yazıya dökersiniz?
Bilmem ki? Nasıl desem…

Önce kısa bir öyküsünü mü yazarsınız?
Yo, yo, hayır... Daha doğrusu yazmak isterim ama daha çok “anlatmak istediğim öykü bu mu” konusuna yoğunlaşırım, karakterler anlatmak istediğimi en iyi anlatan karakterler mi diye düşünürüm. Öyküyü bir kez yazdıktan sonra, “tamam, bir park bankında 35 dakika boyunca iki kişinin konuşmasından oluşan bir film gerçekçi mi” diye bakarım. Belki değildir ama en azından konuşmalarını yazarım ve belki de bu konuşmanın içerisinde, yüreğimin derinliklerinde yapmak istediğim şeyi buluveririm. Bu konuşmayı başka bir yere taşıyabilir miyim? Görsel anlamda daha ilginç olabilecek bir şeyler yapabilir miyim? İlk adım her zaman onlara söyletmek istediğin şeyi yazmaktır. Ondan sonra istediğin gibi üzerinde oynarsın, bazı bölümlerini silebilirsin, bazı bölümlerini başka yerlere taşıyabilirsin ama önce yazmalısın. Bunu atlamamalı ve film için uygulanabilir mi diye düşünmemelisin. Öykü her şeyden önce gelir.

Film için uygulanabilir mi, fizibil mi diye düşünmemelisin dediniz…
İlk aşamada hayır, düşünmemelisin. Elbette düşünmemezlik yapamazsın, düşüneceksin. Ama her şeyden önce üzerinde çalışacağın bir metnin olmalı.

Öykü ya da roman yazma konusunda yaratıcı yazarlık dersleri, senaryo yazarlığı dersleri veriyorum ve öğrencilerime, her birini aynı şeyi söylüyorum. Sizin kitabınızı neden okumalıyım? Sizin filminize neden gitmeliyim? Benim bilmediğim neyi biliyorsunuz? Çözülmesi, başa çıkılması gereken ölümsüz, sonsuz sorun işte tam olarak bu. Bana şimdiye kadar bilmediğim neleri getirdiniz? İşte bu nedenle en önemli şey sizin için eşsiz, biricik olan öyküyü bulmaktır.

Üç perdelik yapı ile mi yazıyorsunuz?
Bak, işte burası mayınlı arazi. Buralarda dolaşan biri var, adamın ismi… her neyse… tamam onu duydun, aman dikkatli ol, gözünü dört aç. Unutma, bu bir sanat. İki iki daha beş eder. Kuralları sakın unutma. Birinci kural hiçbir kuralın olmadığıdır. İkinci kural için, birinci kurala bakınız.

Bir film için senaryo yazmaya başlarken “ne yapalım bunlar kılavuz kurallar, kitapta böyle yazıyor” düşüncesine takılıp kalmanın çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Bütün bunları atın kafanızdan, unutun gitsin. Şuna odaklanın: yazmak için beyninizin tüm hücrelerine gereksiniminiz var. Karakterlerinize hayat verin, onları kanlı canlı kılın. Kendinizi olaylarınızın ilgi uyandırması için zorlayın. Anlattığınız öykünün gizemli ve biricik olması için beyninizin bir bölümünün kulanılmasının yeterli olamayacağına, bunun bir kural olduğuna, beyninizin her bir hücresi ile inanın. Kendinizi adayacağınız tek kuralın bu olduğuna inanın.

Ben bu kitapların hiçbirini okumadım. Herhangi bir kursa da gitmedim. Hani 3 günlük yoğunlaştırılmış kurslar düzenliyorlar da onları kastediyorum. Bilirsiniz şu hızlandırılmış kurslardan söz ediyorum: “bizimle üç gün geçirin, tek başınıza kenefe bile gitmeyi beceremeyecekken, kursun sonunda kocaman, aptal bir Holivud filmi yazmaya hazır olacaksınız” diyen kurslardan.

Yalnızca yazın. Yalnızca anlatacağınız öykünüzü düşünün.

Senaryo yazmayı nasıl öğrendiğimi sorarsanız, sinemaya gittim. Sadece bu, sinemaya gittim. Ama oturdum ve oturduğum yerde filmi izlemek yerine, tamam dedim, ben bu filmin senaryo yazarıyım. Filmi yalnızca senaryo yazarı olarak izledim, yalnızca diyalogları takip ettim. Tamam, şimdi bu sorunu aşacağız, şimdi arabadayız, şimdi cenazedeyiz. Yalnızca senaryo yazarı olduğunu hayal et,  bildiğin özdeşleşme yani. Gizemli ya da sihirli bir şey söylemiyorum, hayal gücünü, içgüdülerini kullan. Bu bir oyun yazmaya benziyor: birileri bir şeyler söyler, başka birileri başka bir şeyler söyler, sonra çekip giderler, arkalarından birileri bir şey söyler, başka birileri de başka bir şeyler söyler, silahlar çekilir, sonra biz çeker gideriz, çan çan çan konuşuruz. Bildiğiniz o basit durum.
 
Ne kadar çok teknik şey okursanız o kadar dikkatiniz dağılır, o kadar sersemler, aklınızı karıştırırsınız. Eğer yazar olmak istiyorsanız, sekreterlik yeteneklerinizi geliştirecek kurslara gitmekle başlamayın işe. Öykünüzle başlayın... Bu cümleyi istediğiniz kadar parlatabilirim ama ne kadar söylersem söyleyeyim asli olan bu cümleyi aklınızdan çıkartmayın.

Price, Martin Scorsese'nin yönettiği "Paranın Rengi" ile "uyarlama senaryo" dalında Oskar'a aday gösterilmişti.

Senaryo yazarlığı işinin içerisine nasıl girdiniz? Bir senaryo yazdınız ve ortaya mı çıktınız?
Yo, hayır, önce iki kitap yazdım, yayınlandı. İki roman, ikisi de filme çekildi. Kitaplarımı okuyan, Holivud’un dışından bir sürü insan, diyalogların bolluğundan ve öykünün hızla ve dinamik bir biçimde devindiğinden benim iyi bir senaryo yazarı olabileceğimi söyledi. Ne yazık ki hepsi de bu yanlış görüşler nedeniyle benim iyi bir senaryo yazarı olabileceğimi düşünüyorlardı. Diyalog yazma becerisi, elbette sahip olunacak iyi bir beceri ancak iyi senaryo yazmak iyi diyalog yazmakla ilgili bir şey değil. Bir oyuncunun ağzından çıktığında çok gerçekçi bir etki uyandırıyor, tamam. Ya da öyle kötü bir şey çıkıyor ki ağzından, aman yahu diyorsun, şu adam çıksın gitsin artık.

Filmi iyi yapan, en azından bir Amerikan filmini iyi yapan şey, film boyunca öyküyü yolunda götürebilmenizdir. Bu biraz mimarlığa benzer. Bir öykü tasarlarsınız, sonra bunla ilgili planlar yaparsınız. At yarışı gibi ya da bir şeyleri çarçabuk inşa etmek gibi. Onu ortaya çıkartmak, ileriye götürmek, ilginç kılmak sizin beceriniz olur.

Buraya nereden gelmiştim, ha, bana iyi diyalog yazıyorsun, harika senaryo yazarsın dediler. Nasıl yapacağımı bilmiyorum dedim. Endişelenme, yaz gitsin dediler. Ama, ancak, fakat dedim. O zaman filmin ilk on dakikasını yaz dediler. İlk onbeş dakikasını yaz dediler. Bunu söyleyen bir yapımcıydı, şimdinin o ahtapot gibi her yere kolları bacakları uzanabilen bir yapımcıydı. Filmin ilk onbeş dakikasını yaz ve bana göster dedi. Oturdum 95 sahife yazdım ama henüz ana karakterim sahneye çıkmamıştı. Baktı, okudu ve tamam ne kastettiğini anladım dedi.

Bir kere yapmış olursunuz, sonra da yaptığınızdan pişman olursunuz ya hani. Midenizde o bulantıyı hissedersiniz ya. Bir hiç uğruna ormanı yakmıştım. Başınızı duvarlara vura vura, başınızı duvarlara vurmamayı öğrenirsiniz. İşte ben böyle öğrendim. Anlayacağınız benimki beni ufalayan, kötü bir yazma deneyimiydi.

95 sayfa yazdıktan sonra ne yaptınız?
Yeniden yazmaya başladım. Ama bu kez ana karakter tam zamanında için içine girdi. Bu şeye benziyor, hani çocuklarınız vardır, ev ödevlerini yapmayı öğrenmeleri gerekir, her akşam onlara, hadi ödevini yap, hadi ödevini yap diye tekrarlar durursunuz. Ama bazen de tamam yapmayın, yarın öğretmeninizden kıçınıza öyle bir tekme yiyeceksiniz ki size ders olacak diye düşünürsünüz ya işte öyle bir şey. Olumsuz pekiştirme gibi yani; böyle davranmaktan vaz geçersem canım da yanmaz. Benim de öğrendiğim bu oldu. Dene ve gör. Üç perdelik yapı gibi herhangi bir kurala asılıp kalmadım. Ama bundan söz edildiğini çok duydum. Senaryoyu konuşmak için masa başında toplandığımızda “Neredeyiz? Bu kaçıncı sahne?” dediklerinde, dokuzuncu ya da her kaçıncı ise onu söylüyorum. Ya da bilmem ki…

Tehlikeli olan şu: diyelim ki bir senaryo yazdınız, sonra onu bir daha yazdınız, sonra bir daha yazdınız. Önemli bir oyuncu da işin içindedir. Siz yaklaşık bir buçuk yıldır bu senaryoyla uğraşıyorunuzdur ve bir gün oyuncu ve yönetmen yüzünüze karşı “İyi hoş da bu filmin konusu ne?” deyiverirler ya işte tehlike çanları burada çalar.

Bilmem yalnızca ben miyim böyle ama size senaryonuz için bir ödeme yapılmıştır ve karşınızdakiler bu felsefi panik atağı yaratabilmek için ellerinden geleni yaparlar.

Nasıl araştırma yaparsınız?
Araştırmadan neyi kastediyorsunuz?

Örneğin “Color of Money/ Paranın Rengi” (1986) filminde… Nasıl?
Haa, anladım, gidip bilardo konusunda bir uzmanmışsın gibi her şeyi öğrenmeyi kastediyorsunuz, değil mi?

Evet, bir senaryo yazarı olarak bu ne kadar zamanınızı alıyor?
Bu bir senaryo yazarından diğerine değişir. Benim için, hakkında yazacağım ama yakın bir ilişkimin olmadığı insanları tanımak için etrafta dolaşmak, bir günlerini nasıl geçirdiklerini gözlemek çok çok önemlidir. Hani bayramda çocukları dönme dolaba bindirmek gibi benim için de gidip ufak tefek ama değerli şeyler görmek, öğrenmek, keşfetmek çok önemlidir. Neler olacağını bilemezsiniz. Ben, bir bilardo ustası nasıl hile yapar bir bakayım diye dışarı çıkmam örneğin. Herhalükarda görmeye, seyretmeye giderim ama bir nedenim de olmalı, değil mi ne yaptıklarına ne konuştuklarına bakmam için. Her zaman yaptığım işle ilgili yapacak bir şeyim yoksa da gider bakarım çünkü bu çok ilham vericidir. Çıkarım ve izlerim.

Duruma göre değişir. Bildiğiniz bir konu hakkında mı yazıyorsunuz, o halde herhangi bir araştırma yapmaya gereksiniminiz yoktur. Ama eğer bir tarihi dönem film senaryosu yazıyorsanız, ya da ayrıntılarını bilmediğiniz bir meslek erbabı hakkında yazıyorsanız, örneğin bir polisle ilgili yazıyorsanız o zaman gidip…

Polizleri izlediniz, değil mi?
Evet. Polislerle biraz takıldım. Çok hoşlandırım da ama bu benim kişisel tercihim. Zorunlu değildir. Jane Austen, Robert Louis Stevenson’dan yüz kere, bin kere daha güçlü bir yazardır. Stevenson Tahiti’de öldü, Jane Austen evinden dışarı çıkmadı. Bu bir seçimdir. Dışarı çıkıp bir şeyler öğrenmeli miyim? Ne yazdığınıza bağlı…

“Sea of Love / Aşk Denizi” (1989) ve “Clockers / Köşe Başındakiler” (1995) filmlerinin senaryolarını yazdığım zaman da polislerle dolaştım, cinayet mahallerine gittim, kurbanları gördüm.

Brooklyn’deydim, Bronx’da bedeninde yüz milyon delik olan bir ölü vardı. Adam delikli İsviçre Peyniri’ne benziyordu. Ölünün çevresinde bir sürü insan toplanmıştı, şöyle oldu, böyle oldu diye konuşuyorlardı. Ben de onları izlemeye başladım, bir cinayet sonrasında neler yapıyorlar, neler yaşıyorlar, yoldan geçenlerle, şahitlerle nasıl görüşüyor, ifade alıyorlar vs. Bütün bunlar teknik alt yapı bilgisi. Ya da onlarla yakın ilişki kuruyordum. Notlar alıyordum. Ne oldu biliyor musunuz, cinayet soruşturmasında görev yapan polislerden biri ile bir hafta sonra yakınlaştık ve birlikte daha fazla zaman geçirmeye başladık. Adamın üç tane sevgilisi vardı ve hepsi aynı binada oturuyorlardı. Apartmanın Süpermen'iydi, Bronx’ta Süpermen olmak onun ikinci mesleğiydi. Bu kadınların üçü de Porto Rico’lu, polis ise İrlandalıydı. Kadınların kocaları cezaevindeydi ve polis memuru kadınlara kira ödemelerinde yardımcı oluyordu, çocukları ile ilgileniyordu, kadınlar bu nedenle onunla birlikte oluyor ve yanlarında olmasından hoşlanıyorlar, polis olarak görmüyorlardı. Onları dövmeyeceğini biliyorlardı, paralarını almayacağını biliyorlardı, ona AIDS bulaştırmayacağını biliyorlardı, aptal bir şey yaptığında onu hapse atmayacağını biliyorlardı, çocuklarını taciz etmeyeceğini biliyorlardı. Tüm bunlar polis memurunu çok çekici kılıyordu.

Bir akşam bu polis memuru, onun sevgililerinden biri ve kadının lakabı Machito olan altı yaşındaki oğlu ile yemeğe çıktık. Kübalı caz ustası Machito’ya benzediği için öyle çağırıyorlardı. Boğa güreşi yapmak istemeyen Boğa Ferdinand gibiydi, biraz hiperaktif tombul bir oğlan. Bir restauranttaydık ve oğlan etrafı dağıtmakla meşguldü, diyeceğim oğlan gerçekten hiperaktifti. On cinayete bedel bir gece geçiriyordum.  Kadının çocuğunu nasıl sakinleştirdiğini izliyordum. “Ne istiyorsun? Biraz sakin ol. Ne? Kola ister misin? İstersen kola içebilirsin. Dondurma ister misin?” diyordu. Gecenin onbirinde, hiperaktif bir çocuğa tatlı çocuk muamelesi yapıyordu.

Ve bu polis memuru kadına bakıyor ve Manhattan’ın orta yerindeki bu Çin Lokantası’nda adeta sarmaş dolaş öpüşüyorlardı. Bronx sakinleri Manhattan’a gittikleri zaman binlece kilometre seyahat etmiş, bambaşka bir yere gitmiş gibi olurlar. Bronx, şehir merkezinden her ne kadar onbeş dakika uzaklıkta olsa da şehir içerisinde bir dağ köyü gibidir. Kendinizi, zihinsel ve kültürel olarak iki farklı güneş sistemindeymişsiniz gibi hissedersiniz.

Her neyse, işte öyle bir yerdeydik ve çok muhteşem gözlemler yapıyordum. Çocuğa izlerken annesi doktorların ona Riddilin vermek istediklerini söyledi. Riddilin’in ne olduğunu bilmem bilir misiniz, doktorların mutluluk için verdikleri bir ilaçtır. Çocuklardaki hiperaktivite günümüzün moda hastalığı gibi ve bir sürü çocuk düzenli ilaç kullanıcısı durumunda. Çocuklar ceplerinde Riddilin’i otobüs pasosu gibi taşıyorlar. “Yo, yo hayır, kuzumun Riddilin almasını istemiyorum. İlaç alırsa tam bir ineğe dönecek. Tamam, beni zaman zaman çıldırtıyor ama en azından o olduğunu biliyorum” dedi anne. Bu türden şeylere şahit oluyor ve kulak kabartıyorum. Neler olup bittiğine, insanların ve şeylerin aldıkları biçimlere. Çevremde gördüğüm bedenlere, eşyalara bakıyor ve onları düşünüyorum. Neyse sonunda hesabı istedik, yemeği ben ödeyeceğim. Amerikan Express kartımı çıkarttım, şu kartı yani (gösteriyor). Amerikan Express kartının mavi, altın rengi ve platin renkli olanları var. Benimki altın renkli. Birden çocuk, gold kartı çıkarttığımı gördü, gözleri faltaşı gibi açılarak “anne şuna bak” dedi ve elimden kartı çekip aldı. Bronx’da,  şu Allahın unuttuğu izbe fare deliğinde yaşayan çocuk, Amerikan Express kartının mavi, altın ve platin renklileri arasındaki farkı nereden bilebilirdi ki? Kartın tam orta yerindeki eski Roma’lı bölük komutanı fotoğrafına gözlerini dikti ve “Anne bak, İsa’yı öldüren adamlardan birinin resmini buraya koymuşlar” dedi. Kredi kartından anladığı buydu. Ne demek istediğimi anladınız mı…

Ne zaman oralara gitsem buna benzer şeyler başıma geliyor. Nasıl başıma geldiğini bilmiyorum, başıma gelsin, karşılaşayım diye herhangi bir plan da yapmıyorum ama başıma geliyor işte. Aklıma gelebileceklerden çok daha ilginç şeyler ayağıma takılıyor ve beni tökezletiyor, sendeletiyor.

Ama siz bu polis memuru ile mesai saatlerinin dışında da beraber olmak istemişsiniz.
Evet. Bir polis memuru hakkında yazı yazıyordum. Ben polis memuru değilim, hiç de tanımadım, dolayısıyla onlarla bir bağ, bağlantı kurmak istedim.

Amerikan filmlerinde aşağı yukarı sık sık kullanılan arketipler, düzenli gördüğümüz, edebi karakterler vardır, bilirsiniz, hırsız vardır, polis vardır örneğin. Neden bu hırsız polis öyküleri yazılır? Bir yıl içinde kaç polis görürüz 30, 40? Bu nedenle mesai saatlerinin dışında görüşmeyi yeğledim. Ben kanlı canlı, gerçek karakterler görmek istedim.

Tabii yaptığınız araştırmalar ne yazdığınızla ilintilidir. Kimi zaman araştırmalar sizi çok özel konulara alır götürür çünkü siz hiç tanımadığınız bir şeyin bir detayına takılmış olursunuz. Bu yakaladığınız detaya, bu dışsal etkene sıkı sıkıya tutunur, bir gazeteci gibi, bir dedektif gibi peşini bırakamazsınız, bu sanat değildir artık. Bu nedenle ne yazdığınıza bağlıdır her şey.

"Aşk Denizi"nin senaryosunu yazmadan önce polis memurları ile ne kadar zaman geçirdiniz?
Öyküyü yazarken… yani, aklımda kaba taslak bir öykü vardı ve birkaç hafta, birkaç ay polislerle takıldım. Bu polislerle birlikte yaşamadım, haftada bir ya da iki kez, birkaç saat beraber olduk.

Bana etrafı dolaştırdılar, bunu şöyle yaparız, bunu böyle yaparız diye gösterdiler. Gösterdikleri her şey çok ilginçti ama sizi temin ederim ki eve her döndüğümde, kafam hep ben ne arıyordum da ne buldum sorusuyla meşgul olurdu.

Size bu polislerle başımdan geçen ilginç bir şeyi daha anlatayım. Bir arkadaşım var… bilmem tanır mısınız? 1970’li yıllarda yeraltı sinema akımı yapımcılarındandır. İsmi Amos… Tüm sanat dallarında punk akımı yaşanırken birçok film yapmıştı. Hani 30 bin dolar bütçeli bir film yönetir, yaparsınız da ömrünüzün sonuna kadar film festivallerine davet edilirsiniz ya işte o dönemler…

Amos birçok film yaptı, o gerçek bir bağımsız sinema yapımcısı, gerillasıdır. O zamanlar, polislerle ilgili bir film yapmaya karar vermişti. Ben de ona neden benle gelmiyorsun dedim. Seni New Jersey’ye, Jersey Şehir Merkezi Cinayet Masası’na götürürüm, onlarla konuşursun dedim. Bu polisler takıntılıdırlar… filmde oynamak istediler. Düşünsene oyuncular ve senaryo yazarları polis olmak ister, polisler ise oyuncu ya da senaryo yazarı… Neyse herkes cümbür cemaat filmde, herkes birbiriyle karşılaşmaktan mutlu mesut.

Neyse Amos benimle geldi. Amos parlak, müthiş bir şehir çocuğu. Tıknaz, kısa boylu, saç traşı yerinde, kalın enseli biri. Acayip de giyinir, Soho tarzı: fötr şapka, Havai tarzı gömlekler, şapşal, salaş şortlar, beyaz çorap, siyah ayakkabı. Ama yakıştırır, ne yapacağını bilir. Görüntü olarak her daim ilginçtir. Haa, dazlak olmasının yanı sıra bir de çenesine doğru uzun favorileri vardır.

Polis memurları genellikle illerin çevre ilçelerinde doğmuş, büyümüş orta sınıf halk çocuklarıdır. Amos’u betimlediğim gibi küçük fötr şapkası, salaş, döküntü şortu ile polislerle tanıştırmaya götürdüm ve onlara arkadaşım Amos olduğunu söyledim. Film yapmayı düşündüğünü ve polislikle ilgili şeyleri öğrenmek istediğini söyledim. Ona baktılar ve “Selam Amos naber?”dediler. Bu adama çok dostane davrandılar. “Amos cinayet kanıtlarını nasıl topladığımızı görmek ister misin” diye sordular, “ne tip silahlarımız var görmek ister misin? diye sordular ama hep yüksek sesle.

Neden böyle gevşek gevşek ama yüksek perdeden konuştuklarını merak ettim doğrusu. Amos da onlara yanıt olarak, evet, çok ilginç, şahane, teşekkürler gibi yanıtlar veriyordu. Daha sonra eve döndük ve ertesi gün bu polis memurlarından biri beni gözü yaşlı bir şekilde telefonla aradı ve “Rich, böyle olduğunu hiç bilmiyordum. Bence hayatta yaptığın en nazik şey bu olsa gerek” dedi. Ne yapmıştım ki? “Şu zavallı zeka özürlü adamı yanında dolaştırman çok dokunaklı” dedi. (Güler)

Düşündüm, evet doğru, Amos’un tepkilerini düşününce böyle düşünmelerinin doğal olduğunu anladım.

Yazarken bir rutinin var mı? Yazı yazma rutinin? Aklına bir fikir geliyor, başı ve sonu belli, sonra ne yapıyorsun, oturuyor ve yazmaya mı başlıyorsun?
3-4 farklı yöntemle yazıyorum. Örneğin “Freedomland”ı (2006) Paramount’a satmıştım. Onlar için yazacağımı düşünüyordum. Hemen başlayabilirim, önüne ardına fazla bakmam çünkü kendi yazdığım bir kitaptı, 600 sayfaydı ve onu 110 sayfaya, telgraf yazar gibi kısaltmam gerekiyordu.

Başlamadan biraz önce bir telefon geldi. Telefondaki kişi “çok kısa sürede çok para kazanmak ister misin?” diye soruyordu. “Shaft / Korkusuz” (2000) filmini bilir misin? 70’li yılların siyahi dedektif filmi, o meşhur siyahilerin istismar edildiği filmlerden biri. Richard Roundtree, 70’li yıllarda çok ünlü bir pop yıldızıydı. “Shaft”ı John Singleton yönetmenliğinde yeniden çekmek istiyorlardı. Scott telefonda ellerinde “Shaft”ın senaryosunun olduğunu, senaryoyu gözden geçirmek için iki haftamı onlara verip veremeyeceğimi soruyordu. Şöyle bir bakıp diyaloglarla biraz güreşecektim.

Diyaloglarla güreşmek Holivudçada her şeyi unut, üç ay boyunca durmamacasına çalışacaksın, “the” ve “ve” sözcükleri dahil her şeyi bir kenara fırlatıp yeniden yazacaksın demektir. Ne yapmam gerek diye düşündüm. Hoş olur diye düşündüm, hiç bir şeyi umursamadım, onlarla çalışmak keyifli olur diye düşündüm. Bir film işine bulaşmanın yollarından biri budur.

Diğer bir yol, eğer hazırda bir fikrim varsa, belirli bir stüdyoya, daha önce tanıdığım, beraber çalıştığım ve anlaştığım birisi aracılığıyla gitmektir. Onlara çok kısa bir sürede, 15-20 dakika içerisinde, çünkü bu insanın odaklanma süresidir, hikayeyi anlatmaktır. Burada tehlike senin iniş çıkışlı uzun anlatımından sıkılmalarıdır. Eğer sıkılırlarsa, onlara 50 milyon dolara mal olacak bir filmin karşısında nasıl iki saat boyunca sıkılmadan oturulabileceğini düşünürler. Buradaki en büyük kurnazlık, yapımcıların göz kapakları kapanmadan hikayeni anlatıp bitirmiş olmandır.

Üçüncü yol ise onların bir kitapla sana gelmeleri ve bu kitabı senaryoya adapte edecek en iyi yazarın sen olduğunu söylemeleridir.

Bu konuyu biraz derinleştirmek isterim. Senin kendi film fikrin var. Bilgisayarının başına oturduğun zaman ne yaparsın? Senin kişisel rutinin nedir?
Benim, kişisel olarak mı? Teknik anlamda soruyorsun, şimdi anladım. Ben işi almak anlamında sorduğunu sanmıştım.

Bir fikrim varsa ne yaparım öyle mi? En temel olarak fikrimi kağıda yazarım, ya da kafamın içinde tutarım çünkü fikir dediğim iki paragraflık bir şeydir. Sonra bu fikri analiz etmeye çalışırım. Birkaç düşünülecek şeyler listesi yaparım.

Diyelim ki bir hikayem var ve diyelim ki sonucunu, Allah kahretsin söylemekten nefret ediyorum ama üçüncü perdede ne olacağını bilmiyorum. Bu adamlara ne olacak? Bu işin içinden nasıl sıyrılacaklar? Başlarına ne gelecek?

İlk yapacağım şey bu durumu analiz etmektir. Bu Allahın cezası şeyi nasıl sonlandıracağımı bilmeden yazmaya oturmam. Aksi halde Kara Orman’da 120 kilometre yol kat etmek anlamına gelir bu. Bildiğin gibi senaryoda karşılığı yaklaşık 60 sahifedir. Ve senaryo dediğin şey bu kadar kısa ve dar alanda yazılırken, edebi ürününün fırlatıp atılmasını istemezsin, değil mi? Başına ne geleceğini bilirsin, aşağı yukarı yani. Senaryonun başı, ortası ve sonu vardır. Nasıl sonlandırmak istersin? Çözüm ve sonuç için uğraşman gerekir. Yazma sürecinde değiştirebilirsin ama en azından yazmaya başladığında yolculuğunun varacağı son durağın ne olacağını biliyorsundur.

Analiz ettim ve çözümü buldum diyelim. Oturur ve yazarım, dan, dan, dan, üç önemli şey vardır. Adamlar bir yolda yürümeye başlamışlardır, birden işler boka sarar ve ne yapıp edip bu beladan kurtulurlar. Çözümü bulduktan sonra iyice analiz eder ve yazarım.

Bu bataklık çıkmazının başlangıçından ortasına kadar. Kafamda, her olayı, buraya nasıl gelip nasıl çıkacağımla ilgili altı parçaya ayırırım. Tamam, önce şunu göstereceğim, sonra bunu, sonra da bunu. Her durumla ilgili kısa kısa paragraflar yazma aşamasındayım artık. Şimdi baştan ortaya kadar olan bölümü altı yedi parçaya böldüm demektir. Sonra şöyle bir bakarım; bir iki küçük darbeye daha gereksinimi var mı yoksa devam edebilir miyim diye. Artık başlayabilirim diye düşünürüm çünkü nereye gitmekte olduğumu artık biliyorumdur. Yazma aşamasına gelmiş olmama kerşın yine de hiçbir şeyi kendi haline bırakmam. Kafamdan senaryonun ortasına kadar yedi kontrol noktası, işareti koyarım. Trapezin ip basamaklarını tırmanmak gibi bir şeydir bu, bir adım at, dengele, bir adım daha at dengele…

Bunlar senaryonun anahatları çizilirken benim uyguladığım dümenler, bir kez daha söylüyorum, herkes için farklı olabilir. Anahatlardaki kontroller daha sonra “ hangi cehenneme doğru gidiyorum” tuzağına düşmemek içindir. Değişiklikler olabilir ama çok daha sonra hiçbir değişiklik yapamayacağım kadar sıkı, dar bir anahat da çizmem. Kafamda beliren bir şey için yeterli alanım olmasını isterim. Kontrol noktaları bana bu serbestiyi sağlamaları için vardır yoksa beni sıkboğaz etmeleri için değil. Olay 1, 1A,1ABC, C alt bölümü gibi. Eğer bu kadar kısa ve özlü bölümlerseniz, hayatınız kolaylaşır.

Bunlar nereye gittiğimi bilmem için kullandığım yöntemler. Kimi zaman daha ilk başlarda, birinci, ikinci ya da üçüncü olayı yazarken, tam o anda yazmakta olduğunuz şeyin doğru olmadığı hissine kapılırsınız. Yazma eylemi sırasında, fiziksel olarak oturup detaylı yazmaya başladığınızda olabilir şeyler bunlar, nedensiz bir şekilde, yazmadan önce bir his gelir yerleşir. Karakterler kafanızda tasarladığınız gibi, hayal ettiğiniz gibi ete kemiğe bürünmeyebilirler. Bunlar başa gelen, gelebilecek şeylerdir ve başınıza gelmesine izin vermelisiniz de. Neyse ki FBI’ın tarihini gibi ya da Oklahoma Kızılderililerinin ellerindeki petrol çıkartma haklarını gaspetmek için 1920’lerde nasıl çanlarına ot tıkandığının hikayesi gibi değiştirilemeyecek tarihi gerçekleri yazmıyorsunuzdur, dolayısıyla değiştirebilirsiniz. Neyse ki geri dönüşü olmayan yolda değilsinizdir. Bu anlık değişimlerin, buluşların, keşiflerin başınıza gelmesine izin vermelisiniz.

O halde siz senaryo ortasına kadar yedi olay tekniği uyguluyorsunuz…
Yedi, beş, oniki, bilmiyorum. Ne yapmakta olduğumu bana yeterince hissettirecek kadar olayla varıyorum. Aşağı yukarı bu yedi olayla varmıyorsam üç, dört ya da altı olayla varıyorumdur, gerçekten de bu çok önemli değil. Bende yaşayan karakterlerle yazarken şekillendirdiğim karakterlerin örtüştüklerine ikna oluyorsam yeterlidir. Buzları böylece onlarla birlikte kırıyorum. Onlarla kağıt üzerinde olan ilişkimi tükettim demektir.

Karakterlerinizle ilgili bir özgeçmiş yazıyor musunuz?
Hayır ama zihnimde karakterlerimle ilgili sorulara yanıt verebiliyorum. Örneğin siz bana bu adamın New York’ta geçirecek bir gecesi ve cebinde çok miktarda parası varsa ne yapar diye sorarsanız, büyük bir olasılıkla ne yapacağı hakkında size bilgi verebilirim ancak bu soruyu siz bana sormadığınız sürece düşünmemişimdir. Karakter zihnimde, hayal gücümde yeterince canlıdır, gerekirse hakkında bir özgeçmiş de yazabilirim ama bunu yapmayı gerekli görmem. Kağıt üzerinde şans yüzünüze güler, uğurlarınız vardır ve bu nedenle özgeçmiş yazmanız gerekmez, karakteriniz sizi zora sokmaz.
Her karakterin bireysel özelliği, bir diğer karakter için yeterince açık olmalıdır. Bu belki de eylem sırasında değil de diyaloglarda ortaya çıkar. Diyalogların filmlerdeki yeri, önemi nedir diye sorarlar. Evet, gerçekte diyaloglar o kadar önemli değillerdir. Bununla beraber, diyalogun iyi olup olmadığı kolaylıkla anlaşılabilir. Örneğin bir karakter konuştuğunda, senaryo metninde bu karakterin iki ya da üç kez konuştuğunu okuduğunda, duyduğunda, ismini senaryoda gördüğünde, aynı zamanda diğer bir iki karakteri de gördüğünde, isimlerini okuduğunda, konuşmalarını duyduğunda, yani senaryoda yaklaşık 20-30 sahife ilerledikten sonra, yeni bir diyalog duyduğunda, hah tamam işte konuşan o adamdı diyebiliyorsan işte iyi diyalog o demektir. İyi bir diyalog yazıyorsan o diyalog çok kişiseldir, özeldir, tekildir. Diyalog kişilerin kişilik özelliklerini ve düşüncelerini ifade etmek için kelimeleri bir araya getirmeleridir. Parmak izi gibidir. Herkesin konuşma biçimi diğerinden az da olsa farklıdır. İşte bu nedenle, bu farklılıklar nedeniyle diyaloglar önemlidir.

Bunlar yazarın önündeki engeller, güçlüklerdir. Film görsellikle ilgilidir, sayfalarla, insanların ağzından çıkan sözcüklerle ilgili değildir. İnsanların yüzündeki ifadeyle, barın üzerine ellerini nasıl koydukları ile ilgilidir.  Gözlerinin nasıl hareket ettiği, nasıl baktığı, gizemli olup olmadığıyla ilgilidir. Dünyanın en aptal diyalogunu yazabilirim ama sahnenin yönelimini iyi yazabilmeliyim, teknik anlamda çözüm, plot noktası gibi değil, bir roman yazarının yazdığı gibi yazabilmeliyim. Sözle değil, görüntüyle fiziki gözlemlerimi yazmalıyım ve yönetmen bunu istediği gibi yorumlamakta özgür olmalıdır.

Bunu okunacak iyi bir metin olarak yazmak isterim. Birilerin bunu okumasını ve görmesini isterim. Bu yazılı metinle yeterince faydalı, verimli olmak isterim.  Bir senaryo metninden çok bir nesir metni gibi okunmasını istemem ama karakterin sahip olduğu özelliklerin, bu sözsüz anlatımda bana göre anlamlı konuşmalarla, anlamlı fiziksel hareketlerle ifade edilmesini isterim.

Bir senaryo metnini birilerine sunulacak hale ne kadar sürede getiriyorsunuz?
Ben bilgisayarda yazmıyorum, bana yazılmış geliyor ve ben onu kontrol ediyorum. Yazılıp önünüze geldiğinde ufak bir şok geçiriyorsunuz çünkü siz el yazınızla çalışmış oluyorsunuz ve görsel olarak çok farklı bir şey ortaya çıkmış oluyor ve siz bu şoku atlatmak zorunda kalıyorsunuz. İki üç defa okumanız gerekiyor çünkü ilk okumanızda her şey yanlışmış gibi geliyor. Dolayısıyla sakinleşmeniz ve yeniden okumanız gerekiyor. Biraz kısaltıyor ya da bir şeyler ekliyorsunuz. Yeniden yazım için geri gönderiyorum. Çok şey değiştirmemiş, üzerinde biraz oynamış oluyorum.

Ancak bu yazım sürecinin içerisinde yer alan insanlarla uzun süreli diyaloglarımız oluyor. Yani bazı insanlar öyküyü biliyor oluyorlar, çünkü ben bir anlaşma yapmış oluyorum ve dolayısıyla da öyküyü bilmelerini istiyorum. Bunlar ellerindeki paranın üç kuruşunu katmış insanlar, bir yapımcı olabilir, bir yönetmen ya da başka herhangi biri olabilir. İleride önlerine ne geleceğini bilmeleri açısından değil de kendimi öldürmeden önce onların önüne olabildiğince iyi bir şeyler koymak için yapıyorum bunu.

Kurallar, araştırmalar ve esinlenme araçları hakkında konuştuk. Başka araçlar da kullanıyor musunuz ya da kullandığınız en temel araçları hangileridir?
İster öykü fikri benim aklıma gelsin, isterse insanlarla konuştuktan sonra tatmin olup hah, tamam şimdi oturayım ve yazayım dediğim anlar olsun, her ikisi de ne yazık ki çok ender oluyor. Ya da ne bileyim, dışarı çıktığımda, hikayenin orada dışarıda olduğunu bildiğiniz anlar da çok seyrek oluyor. Dışarı çıkmak, ne istiyorsam, ne düşünüyorsam onu gidip görmek… ancak geri dönüp üzerinde düşündüğümde tam olarak istediğimin o olduğunu anlayabiliyorum.

Araştırma evet… ama eğer dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilmiyorsan, yazdığın dünyanın, öykünün ne hakkında olduğunu söylemek zor olur. Ama bazen de çok zor olmayabilir, hani daha önce söz ettiğim çocukların bayram sevinci sürprizleri gibi, kredi kartına bakan çocuk gibi… şehre inersin ve bulursun. Burada söz konusu olan çocuklar ya da kredi kartları değildir, karşılıklı etkileşim içerisinde olan tüm bir dünyadır.




 
ALTIN KOZA FİLM FESTİVALİ'NE AÇIK MEKTUP

31 Mayıs sabahı dünyanın ama daha çok Türkiye’nin yüreğini sızlatan haberler geldi. Bu haberleri dikkate alan Adana Büyükşehir Belediyesi “İnsanlar kan ağlarken, biz eğlenemeyiz” diye bir gerekçe sunup bu seneki film festivalini ertelediğini açıkladı.
Öncelikle sizin için “eğlence” olan bu festivalin Adana halkı için yılın en önemli kültür-sanat faaliyeti ve biz sinemacılar için de seyircimizle buluşmak için en önemli vesile olduğunu hatırlatmak isteriz. Film dünyası üretenleri, göstericileri, seyircileri ve bu seyircilerle üretenleri bir araya getirme görevi olan festivallerle bir bütündür.
Devamı
TÜRKİYE SİNEMA REFORMU İÇİN BİRLEŞTİK

Biz aşağıda imzası olan sinema kuruluşları, ortak çıkarlarımızı tanımlamak, ortak sorunlarımıza çözüm bulmak için Türkiye Sinema Konseyi adıyla bir istişare ve işbirliği zemini oluşturduk.
Endüstrinin hiçbir kesiminin kısmi çözümler elde edemediğini; sınırlı da olsa, bütün kazanımların ancak birlikte sağlanabildiğini son altı yıl içinde iyice anladık.
Devamı
tüm yazılar
sinemaya destek verenler
 
 

SİNEMA VE TELEVİZYON SENARYO YAZARLARI DERNEĞİ


TÜRSAV SİNEMA EVİ Gazeteci Erol Dernek Sokak No:12 Kat:2 Beyoğlu  
Tel: 0212 244 21 22-251 65 45   Eposta : info@senaryo.org.tr
Web Sitesi Tasarımı ve Dinamik İçerik Yönetimi
Kurumsal Kimlik Tasarımı: Barış SARHAN
Hayal Kurmak Serbest Kurumsal Kimlik: Kemal Gökhan Gürses