19/06/2009/ Radikal/ Selim İleri
BİR ANLATMA USTASI
Safa Önal bir ustadır, bir bellek gücüdür, 'filme çekilmiş 395' senaryosuyla 'bir dünya rekorunun' sahibidir, Türk sinemasının en önde gelen kişilerinden, sinemamızın tarihçesi ondan sorulmalı
Beş altı ay önceydi, kıştı. Gezi Pastanesi’nde Safa Önal’la karşılaştık. İş Bankası Yayınları arasında ırmak söyleşisinin yayımlanacağını söyledi. Çok sevindim.
Düşünün; Safa Önal bir ustadır, bir bellek gücüdür, ‘filme çekilmiş 395’ senaryosuyla ‘bir dünya rekorunun’ sahibidir, Türk sinemasının en önde gelen kişilerinden, sinemamızın tarihçesi ondan sorulmalı... Ama yalnız o kadar mı? O kadar olmadığını, olamayacağını, Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti’ni okurken bir kez daha kavradım. Dostum, ağabeyim Safa Önal anlatma ustasıdır. Bu anlatma ustası yaşamını... yaşamı anlatıyor.
Irmak söyleşiyi Yasemin Arpa gerçekleştirmiş. Yasemin Arpa’nın ‘Mutlu Son!’ başlıklı giriş yazısını okurken, tuhaf bir sevinç duydum. Yasemin Arpa 1967’de doğmuş. Çocukluğunda, yetiştiği yıllarda, güzelim Türk sineması ağır entellektüalizmin oklarıyla delik deşik edilirdi. Bense, son büyük halk sanatımız olduğuna inandığım ‘Yeşilçam sineması’nın sadık izleyicisiydim. Duygu dolu filmlerin -çoğu senaryo yazarı Safa Önal- hor görülmesine şaşar kalırdım.
Sonraki kuşak gülünç entellektüalizmden kurtuldu. Yasemin Arpa şöyle diyor: “Şimdi geriye dönüp bakınca izlediğim filmlerden çok sinemanın hayatımıza kattığı tatlar, coşkular kalmış aklımda...”
Eğer entellektüellikten söz açılacaksa, Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti belgeliyor, başta edebiyat ve edebiyatımız, sanatları yaşamının kılmış Safa Önal karşımıza çıkıyor. Bütün o senaryoların nasıl bir birikimden, nasıl bir seziş ve bilgi bileşiminden kaleme getirildiğini kitap, anılar boyunca inceden inceye ayırt ediyorsunuz. Bir şiir tutkunu, romanlar, öyküler sevdalısı, yaşadıklarından yaşam felsefesine yol alıp gitmiş, tahlilci Safa bey...
Keşke, diye düşündüm, Safa Önal kendi öyküsünün senaryosunu yazsa, bu senaryoyu kendi yönetse. 1935’lerde sinemayla tanışan küçük çocuk... Benim ancak dergilerde fotoğraflarımı gördüğüm çocuk yıldız Shirley Temple’ı seyreden çocuk... Irmak söyleşi öyle başlıyor. Anlatma ustası size yaşamöyküsünün romanını ve filmini bir arada armağan ediyor.
1930’larda Türk ailesinin kimliği, yine Safa beyden tatlar kuşanarak öğreniyoruz.
Sonra bu aile bireylerine duyulmuş büyük sevgiler, her hatırlayışta yoğunlaşan şefkat... Dayanamayıp Safa beye telefon ettim, geçen hafta. Babasının ölümünü dile getiren sayfaları okumuştum.
Edebiyata, yazıya çiziye o kadar tutkun yeniyetme Safa’yı başta babası, aile çevresi yazar olmaktan uzak tutmaya çalışıyor. Yarın öbür gün aç kalır,g eçinmekte zorlanır kaygısıyla. Bire birini yaşadım: Babamın en büyük endişesiydi: İlle adam gibi bir meslek, sonra heves tatmini yazarlık...
Sonra 1950’ler İstanbul’u, sonuna yetiştiğim. O ilk dans, ilkgençlik çayları, ilk aşk, ilk öpüşme. Çocukluktan ergenliğe, ergenlikten delikanlılığa geçiş bu kadar mı coşkun anlatılır? Safa Önal’ın anlatımından çıkınca öyle oluyor. Bugün 1950’ler İstanbul’undan artık hiçbir esinti yok. Safa beyin anlattıklarını okurken büsbütün hissettim. Onun görsellikle dolup taşan tasvirleri birdenbire o İstanbul’dan sahnelerle bezendi. Peki ama, ‘şehir kültürü’nün yitip gidişi, ne oldu da... Uzaktan uzağa toplumbilimcinin tespitleriyle beliriyor, Safa Önal üzülerek, ama ‘suçlamayarak’, ‘yargılamayarak’ tespit ediyor.
Nihayet sırada Yasemin Arpa’nın -ve benim, birçoğumuzun- unutamadığı Türk sinemasının öyküleri, Safa Önal’ın kişisel macerası. Altın çağı Türk sinemasının, onu var edenlerden birkinin söylemiyle. Artık aramızda olmayanlar, mesela Sadri Alışık, Ayhan Işık, Belgin Doruk, Öztürk Serengil, uzun liste. Ve kırgınlıklarını bile sevgiye dönüştüren anlatma ustası!
Bir gün Türkân Şoray, “Safa beyden film hikâyesi dinlemek büyük mutluluktur. O kadar güzel anlatır ki...” demişti.
İç karartısının git git saltanat kurduğu günümüzde, Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti müthiş bir sığınak.